Babam Dr. Öğr. Üyesi Mehmet Gezer'in yazdığı "Müzik Terapisi Ders Notları"isimli kitap ilginize sunulmuştur:

Eylül 2021’in üçüncü haftasında Türk futbol klüplerinin uluslararası turnuvalarda ne yaptığının özeti şöyle belki basitleştirilebilir: 3 takımımız mücadele etti. Toplam alınabilecek maksimum puan hep beraber 9 idi. Üç maç oynandıktan sonra takımlarımızın toplam olarak elde ettiği puan 4. Beşiktaş mağlup olup sıfır çekti, Galatasaray galip gelip 3 puanı aldı, Fenerbahçe son anda galibiyet kaçırıp beraberliğe razı oldu ve 1 puan aldı. Takımlarımızın topladığı puan 9’un yarısını geçmiyor. Eğer örneğin Beşiktaş’ta en azından 1 puan alsaydı topladığımız puan 5 olur ve dolayısıyla %50’nin üzerinde olurdu. 5 dokuzun yarısından fazladır.

Kendimizi nedense fazlasıyla başarılı bir hafta geçirmişiz gibi hissedenler olduğunu görüyorum. İlginç bir travma.

Galatasaray’ın galibiyeti fazlasıyla önemli. Artık şaka bir yana futbol yeteneksizi olduğumuza ikna olmanın kenarında dolaşırken Lazio gibi güçlü bir takıma karşı alınan galibiyet bize ilaç gibi oldu.

Şampiyonlar Ligi’nde ise durumlar değişik. Eskiden Şampiyonlar Ligi’ndeki tüm takımlar finalleri hedeflerlerdi. Artık durum biraz farklı. Artık ezici üstünlüğü olup kupayı hedefleyen takımlar var. Bunların yanında bir sürpriz yapabilmeyi kovalayan takımlar var. Bir de Şampiyonlar Ligi’nde rezil olup madara olmamak için mücadele eden takımlar var. Bu üç kategoride biz neredeyiz, nereye gidiyoruz?

Şunu hiç tartışmıyoruz: Yahu Türkiye’nin Şampiyonlar Ligi’ne takım gönderememe ihtimali var. Yani Millî Lig’imizin şampiyonu Şampiyonlar Ligi’ne katılabilmek için ön eleme mücadelesi yapmak zorunda kalabilir. Böyle bir durum var. Şampiyonlar Ligi giderek çok gelişmiş ülkelerin sportif açlığını giderdiği elit bir turnuva halini alıyor. Türkiye 1 takımı zor gönderiyor, İngiltere 4 takımla katılıyor, Almanya 3 takımla, Fransa 3 takımla, İtalya 3 takımla… Örneklendirmedir bunlar. Yani ekonomik mertebesi küresel lokomotif olan ülkeler bu yarışın içinde. Bu devlet prestiji demek. Bu yüzden Rusya bu turnuva ve Avrupa Ligi turnuvasına kuvvetli asılıyor.

Futbol ekonomisi için çeşitlilik gerekli. Hiçbir Afrika ülkesinin finallere kalmadığı bir Dünya Kupası herkes için kayıptır örneğin. Türkiye İslam’ın çağdaş, ilkeli, demokratik, özgür oluşunun duruşunu sergiler. Ve futbol dünyasında güçlü sayılabilecek başka bir İslam ülkesi yoktur. Uluslararası turnuvalarda Müslüman bir ülkenin olmayışı tüm futbol camiası için kayıptır.

Hayâllere dalmıştım… Hollanda ve Norveç’i yenerek Avrupa Şampiyonası’nda belirlenen çıta hakkında herkese fikir veren Türk A Millî Futbol Takımı Avrupa Şampiyonası’nda en az yarı final görür… Bunun ardından ilk defa Müslüman bir ülkede düzenlenecek olan Dünya Kupası’nda Müslüman bir ülke olarak belki ilk defa kupa kaldırabilir. Bu Dünya üzerinde milyarlarca Müslümanı sevindirecektir. Abartmıyorum: radikal terörizmde azalma olacaktır. Herkes bu durumdan olumlu etkilenecek ve tüm Dünya’nın morali yükselecektir.

Bazı ülkeler Dünya Kupası’na ev sahipliği yapabilmek için, önce bu kupayı kaldırmak zorunda kalmışlardır. Türkiye’de Dünya Kupası ya da Olimpiyat yapılmamasının sebebini hepimiz biliyoruz: güvenlik. Kalkıp “çünkü insanlar bizi sevmiyor.” demek saçma olur. Asıl sebep güvenlik. Türkiye doğal bir terör hedefidir. Ayrılıkçı terör vardır, ideolojik terör vardır, bağnaz yobaz radikal terör vardır, sivil-siyasi terör vardır. E şimdi burada Dünya’nın en güzide turnuvalarını düzenlemek büyük risk değil de nedir?

Eskiden bazı turnuvalar son şampiyon kimse onun evinde düzenlenirdi.

Konudan konuya zıplamıyorum. Aslında işlerin iyi gitmediğini söylüyorum.

Galatasaray’ın attığı golde Lazio’lu defans futbolcusunun karşıladığı ortayı anlamsız bir biçimde hiçbir Galatasaraylı’nın olmadığı yere kesen Galatasaraylı futbolcu bu pasında topa iki defa falso verdi. Yani top havada iken önce sola sonra sağa meğletti. Kalecinin topu yumruklamak yerine plonjon etmeye çalışması ise şundan: Stattaki herkes top yükseldiğinde bu topun gol falan olamayacağına ikna oldu ve herkes bu pozisyonu önemsemedi. Kalecide bu algıdan etkilenip topa kolay top muamelesi yaptı. Top ise kalecinin ellerine değdi, kafasına yüzüne sürtündü, sonra göğsünden beri kaleye girdi. Tekrarlanması zor bir gol oldu.

Fatih Terim maç sonrası basın konferansında kısa sayılmayacak biçimde İtalyanca konuştu. Ama “Everything is something. I don’t look back, i look front.” İngilizcesi kıvamında bir İtalyanca mı anlayamadım tabii… İtalyanca akıcı dil… Konuştukça konuşası gelir insanın… Condorno bonepare… Ne ki şimdi bu? Oyuncak dil gibi bir şey.

İtalyan futbolcu Materazzi’ye Znedine Zidane kafayı nasıl oturtmuştu? Artık öyle pek kavga olmuyor sahalarda. Olmasın tabii. Ama bir futbolcu Ronaldo’ya ya da Messi’ye kafa atsa baya bir meşhur olur aslında.

“Sayın seyirciler, son maçında Messi’ye kafa atıp sakatlanmasına sebebiyet veren futbolcunun bonservisi bir anda katlandı!” minvalinde haberler. Gerçi kim Messi’ye kafa atan bir herifi takımında görmek ister ki?

Galatasaray’da herif gitti kendi takım arkadaşını yumrukladı. Hem de antremanda değil. Futbol adil bir spor ise o kişinin kariyeri o yumruklarla sonlanmalıdır. Misafiri olduğu ülkenin futbolcusuna böyle bir şey yaptıktan sonra güvenle insan içine karışabiliyorsa bu kişi; bir arıza var demektir. “Futbolcu ziyan edecek lüksümüz yok” diyorsun da “etik, ahlâk kaybedecek lüksümüz yok” niye demiyorsun? Niye mahkemeye, UEFA’ya, FIFA’ya tahkime gidip o kişinin hayatı boyunca kazandığı tüm parayı elinden almıyorsun? Sebebi belli: çünkü bunun için uğraşmak gerekir. Defalarca Zürih’e gidip gelmek falan gerekir. “Astarından pahalıya gelir” denilebilmektedir. Sebep bunlar. Sebep tembellik.

Dortmund maçından sonra bizimkilerde bir hava vardı. Sanki “Biz çok iyi oynadık. Çok iyi performans sergiledik.” Yahu mağlup olduk?! “Yenildik ama ezilmedik.” 1980’lerde Türk Basını’nın klâsik manşetlerinden biri: “Yenildik ama ezilmedik”, bir diğeri “Salladık ama deviremedik” Birincisi maç 3-1 ya da 4-2 gibi skorlarla kaybedildiğinde söylenirdi. İkincisi ise berabere kalındığında söylenirdi. Türkiye hızla o hale geri dönüyor. 1990’lı yıllarda Türkiye’de her mecrada yaşanan gelişme futbolada yansıdı ve 2000’li yıllara futbolda zaferlerle girildi. Ve ancak hepçi anlayış Türkiye’yi bu mecradada geriletti. Bizim Beşiktaşlılar’ın yüzlerinde “Oh be… Neyse ki rezil olmadık.” biçiminde bir ifade vardı. Nerede Barcelona’yı 3-0 yenen Beşiktaş ve Beşiktaşlılar, nerede şimdiki vaziyet. Nerede Paris Saint Germain’i 3-1 yenen Beşiktaş, nerede Liverpool’u yenen Beşiktaş?

Dortmund maçından sonra takımda bir “Yenildik ama ezilmedik” gururu vardı. Yazık. Maç ile ilgili bir şey diyemiyorum çünkü uluslararası turnuva olmasına rağmen 20 yıldır Şampiyonlar Ligi’ni televizyondan izleyemiyorum. Çünkü şifreli. Ücretli yayın. Normal oldu bu artık. Millî maçları şifrelemeye çalışanlar, bu yönde uğraşanlar olduğu da kesindir. Yakında ana haber bültenleri de şifrelenebilir. Tüm Dünya böyle yapıyormuş. Dedim ya; normalizasyon.

Biz gruptan çıkabilir miyiz? Daha 5 maçımız daha var. 2 maç kaybetsek, 1 maç berabere kalsak ve 2 maç kazansak 7 puan ile gruptan çıkma olanağımız var. Böylece toplamda 2 galibiyet, 1 beraberlik ve 2 mağlubiyetle işi kurtarabiliriz aslında. Sporting Lisbon; Porto ve Benfica’ya oranla daha güçsüz bir klüp. Beşiktaş’ın Lisbon’dan 6 puan çıkarması olanaksız değil. Ajax ile yapılacak 2 maçın birinde beraberlik almak bizi bu durumda 7 puan yapar. Dortmund İstanbul’da 3 puan aldığına göre Almanya’da puan kaybedeceğini düşünmek fazla hayâlperestlik olur. Bu döngüde Ajax’ın Dortmund’dan puan sökmemesi önemli. Eğer Ajax Dortmund’dan puan alırsa 7 puan Beşiktaş’a yetmeyebilir.

Yılgınlık, bitkinlik, bezmişlik tüm Türkiye’yi sarmış; insanlık artık umursamamazlık çağının eşiğinde. Futbola ilgi tabii ki var. Ama bu ilgi az demeyeceğim. Ya da azaldı da demeyeceğim, ama bu ilginin kalitesi düştü.

“Ne önemi var?”

“Bana ne faydası var?”

“Ben mi kurtaracağım herşeyi?”

“Sıkıldım ben.”

“Bir şey anlatma! Zaten bezmişim.”

“Hiçbir şey yapasım yok.”

Öyleyse yapanı taşla.

“Yapanı umursayasım da yok.”

 

Günün olayları maçlar idi. Güney Türkiye’de yaklaşık bir ay evvel yanan ormanlar ile ilgili ilgi nerede şimdi? Bilmiyorum. Hollanda kadar yer yandı. Yeniden yeşillendirme için ek bir bütçe ayrıldı mı?  Ormancılıkta 1 numara olan bir uluslararası (yani temiz) firmaya ihale verilip yanan arazinin külliyen yeşermesini sağlayacak bir uygulama planı var mı? İnsan; kendini tanı. Sen tembelsin. Çalıştığın zaman, daha sonra tembellik etmek için çalışırsın. Yapılması elzem olan çoğu şeyi gözardı edersin. Aranda kırk yılın başı çalışkan birileri olur. Onlar sayesinde biraz biraz ilerlersin. Ve çoğunlukla ve buna rağmen onları pek sevmezsin.

Türk Milleti çalışkandır. Türk Milleti zekidir. Zekiliği çalışkanlığın çalışmasına gerek olmaması için çalıştırmak da neyin nesi?

 

Bugün   17 Eylül 2021  iyi Cuma’lar       02:57             İstanbul              Bahadır Gezer   
  

6-1'lik Hollanda mağlubiyeti tüm Avrupa Şampiyonası'nda havlu attığımızında sinyalidir. Bir takım şampiyonu olacağı turnuvada bir maçta 6 gol yemez.

Aslında 1999-2002 yılları aralığında tarihin ilk Süper Kupa’sını kazanan bir Galatasaray, Dünya Kupası üçüncüsü bir millî takım var idi. 2010’larda futbolun devleşmiş ülkelerinden biri olacağımız öngörülüyordu. Fakat her şey tepetaklak oldu. Bu nasıl açıklanabilir diye sorduğumuzda akla gelen ilk şey mevcut ülke yönetiminin karakteristik huyu olan torpil uygulamasıdır. Evet torpil. Futbolcular, teknik kadrolar siyasilere yakınlıklarıyla ve onun şunun adamı olmaları sayesinde klüplerde kendilerine yer buluyorlar. Gerçek yetenekler, gerçek kabiliyetler futbolun alt kademelerine itiliyorlar.  Torpil... sporda sonucu mağlubiyet ve eziklik olarak apaçık meydana çıkar. Ve durum biraz da böyle görünmektedir.

Bununla beraber şu seçeneğin elimizden alınmış olmasına ben kızgınım: Arkadaşlarla gündüz Topkapı Sarayı’na gitmişiz. Akşam yemeğini Cağaloğlu’nda cağ kebabı yerken akşama Beşiktaş’ın Şampiyonlar Ligi’nde Göteborg ile karşılaşacağını hatırlarız. Aramızda yurt dışından iki kişi vardır. Deriz ki “Beyler maça gidelim mi?”. Eğer karar “evet” olursa gideriz stada maçtan 2-3 saat önce… Gişeden birer bilet alırız ve maç saatini beklemeye koyuluruz.

Hayır. Bu şans elimizden alındı. Artık gişe bileti diye bir şey kalmadı. Bu berbat bir şey değildir de nedir?

Yahu, eskiden Türkiye’ye düsturu kazanmaktan başka bir şey olmayan, klüp yönetimince yapılabilecek “Bu maçta 2-2 berabere kalın.” gibi yönlendirmeleri kabul etmeyecek yapıda olan teknik kadrolar işbaşına gelirdi.  Yabancı teknik direktörlere cephe alındı. Başarıdan başkasını kabullenmeyecek uluslararası düzeyde teknik direktörler gelmiyor artık. Bir Feldkamp gelmiyor... Bir Parreira gelmiyor... Bir Löw gelmiyor... Bir Daum gelmiyor... Bir Lucescu gelmiyor... Mourinho gibi Zidane gibi Deshamps gibi isimlerin Türkiye'ye gelmeleri konu bile edilmiyor. Çünkü bu adamlar yalnızca ve sadece kazanmaya odaklanmışlardır. Çapları dış mihrakların takım üzerinde etki oluşturmasını engeller.

Bununla beraber Türkiye Süper Ligi’nin şu an ki durumuna baktığımız zaman kimi görüyoruz Dünya yıldızı mertebesinde? Ben 1990’ların başından itibaren izlediğim maçları daha net hatırlıyorum. Türk Futbol Ligi için benim hafızamda yer eden bazı futbolcular var. Bu futbolcular aklımda şu şekilde yer ettiler: “Bu adamlar yaptıkları işi Dünya’da en iyi yapanlar arasındadırlar.” Kim bu adamlar?

Fenerbahçe’de Alman Millî Takımı kalecisi Schumacher, Beşiktaş’ta Nijeryalı Amokachi, Fenerbahçe’de Nijerya’lı Okocha, Beşiktaş’ta Alman Kuntz, Fenerbahçe’de Kezman, Fenerbahçe’de Roberto Carlos, Galatasaray’da Hadgi,  Guti, Drogba, Eto, Popescu, Taffarel, Queresma, Alex, Muslera, Podolski, Van Hoijdonk, Ribbery, Sneijder, Van Persie, Jardel, Mario Gomez… Bu adamlar Dünya futbol kamuoyunun dikkatlerini üzerlerine çekmiş adamlardır.

Bu isimler arasında özellikle Hadgi daha sivrilmektedir. Ronaldinho Barcelona için neyi temsil ettiyse, Messi Barcelona için neyi temsil ettiyse Hadgi’de Barcelona için oydu. Ve kariyerinin zirvesinde Barcelona’dan Galatasaray’a geldi. Türk Futbol Ligi’nin kalitesini yükselten bir etkisi var idi. Onunla birlikte antreman yapan sporcular kısa zamanda kabiliyetlerini geliştiriyorlardı. Hadgi Dünya Futbol Tarihi açısından Pele, Maradona, Möller gibi isimlerle anılabilecek bir isimdir.

Yine bu isimlerden örneğin Drogba. Futbol ahlâkı ve sağlam karakteri ile gücü yetenekle birleştirmiş bir adamdı. Örnek futbolcu idi. Kariyerinin en yoğun olduğu dönemde Messi ve Henry ile birlikte anılıyordu. Bu adam Türkiye’ye geldi. Hadgi Barcelona’dan Türkiye’ye geldi. Var mı şimdi Barselona’dan, Manchester United’dan futbolcu transfer edecek yürek?

Bu konu biraz da klüp başkanları ile ilgili. Türkiye’nin kendine has bir jargonu vardı. Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray gibi klüplerin başkanı olacak kişinin oldukça zengin olmaları ve paralarını klübe akıtmaları beklenirdi. Süleyman Seba’yı tamamen bu konunun dışında tutuyorum çünkü merhum Büyük Başkan’ın mertebesi apayrıdır. Ancak Fenerbahçe’de Ali Şen ve Aziz Yıldırım’dan bunu bekleyen bir kitle vardı. Galatasaray’da Adnan Polat’ın tüm varlığını Galatasaray’a akıtması beklentisi vardı. Ve öyle olurdu da. Uluslararası denetimler artınca, bu durum bu biçimde devam edemedi. Ve biz Dünya yıldızı yoksunu bir lige sahip olur hale geldik.

Bütün bunlar millî takımımızı, klüplerimizi, Türk Futbolu’nu etkileyen unsurlardır. 10 Eylül 2018 Pazartesi günkü Hürriyet Gazetesi’nin spor sayfalarına bakılırsa o zaman ki millî takım teknik direktörü Lucescu’nun şu açıklamayı yaptığı görülür: “Millî takıma çağırdığımız bazı futbolcular çağrımızı reddettiler.”!! Bundan büyük skandal mı olur?! O zamanlarda bu konu ülke gündemi haline bile gelmedi. Millî çağrıyı mazaretsiz reddeden futbolcunun sporcu lisansı iptal olmalıdır.  Ama konu bu değil. Konu bir türlü aile halini alamayan millî takım. Suat, Okan, Hakan Ünsal, Hakan Şükür, Bülent… Bu adamlar yek vücut olarak görünüyorlardı. Yaz tatillerini millî futbolcular çete gibi bir arada geçiriyorlardı. Millî olmanın karizmasının idrakinde bir millî takım idi. Ve geldiğimiz nokta: millî formayı reddeden futbolcular. Bir de çoğul. Bir tane de değil yani.

Bazı ülkelerde tutarlı istatistik oluşturma hevesi diye bir şey var. Bu düşünce diyor ki “20 maç boyunca yenilmeyeceğine her 10 maçta bir kere kaybederek 30 maç yap daha iyi.” Tutarlı istatistikten kast aslında normal istatistik demek oluyor. Bir ülke 20 maç boyunca kaybetmez ise, 21. maç en zor maç halini alacaktır. 21. maç kazanılsa 22. maç daha zor maç olacaktır. Yani takım üzerinde ki stresi artırır bir unsur olabilir bu yenilmemezlik olayı. Ancak ben Türk A Millî Futbol Takımı’ndan bunu bekliyorum. Japonya’da TV’deki futbol programında spikerin “Türkiye dün akşam tam bir futbol dersi verdi. Türkler’in taraftar ile bütünleşen muhteşem sinerjisi Almanlar’ı dağıttı. Türkiye maç boyunca futbolda görülmemiş hareketlerle bir resital yaparken Almanlar maçın bitmesini sabırsızlıkla bekliyor görünüyorlardı.” demesini, Kazakistan’daki radyoda futbol programı yapan spikerin “Türkiye Lüksemburg karşısında iki hat trick gördü sayın dinleyiciler. Türkiye’den iki futbolcu hat trick yaparken Türkiye maçı 8-0 kazandı.” demesini istemek ulaşılmaz hayâl değildir ki.

Millî takım Türkler üzerinde deney mi yapıyor? “Bakalım taraftar kızınca ne yapıyor?” gibi bir algı mı var. Bu millî takım yurda döndüğünde alkış ve tezahürat mı hak ediyor?

Aslında son 3 maçta toplam 6 gol attık (2 Karadağ, 3 Cebelitarık, 1 Hollanda) ve 8 gol yedik (2 Karadağ, 6 Hollanda). Yani arada devasa bir fark görünmüyor. 6 ile 8 birbirine yakın görünüyor. Ve ancak 6-1’lik ezici skor yine de ortaya çıkmış oluyor.

Türkiye’nin Guardiola gibi bir teknik direktöre ihtiyacı var. Millî takım bir maçta 6 gol gören kadrodan birçok isimle yollarını ayırmak zorundadır. Ya da durmak yok, yola devam.

Acaba millî futbolcular “Ya bu millî maçlar bizi yoruyor be. Ligler millî maç tatili yapıyor. Neredeyse bütün futbolcular ense yaparken biz çalışıp duruyoruz. Elenelim de bir yük insin sırtımızdan.” falan mı diyor? Şaka bir yana millî sporcunun kendini utanç duyulacak vaziyete koyan bir performans sergileme hakkı var mıdır?

Bu skor ayrıca şüpheli duruyor. İlk maçta Türkiye’den 4 gol yiyen Hollanda’nın rövanş maçında 6 gol atması şüpheli bir durum. Doping falan yapmış olabilirler mi?

​8 Eylül 2021 Çarşamba   13:46 

30 Ağustos 2021 Zafer Bayramı

Beşiktaş BJK Besiktas of Turkey
Müzik Terapisi Ders Notları Mehmet Gezer
UEFA Europa League Turkish clubs competing
Galatasaray of Istanbul

İşgale maruz kalmış vatanın savunulması için Bandırma Gemisi'nden Samsun'a çıkan adım Atatürk için küçük, fakat Türk için büyük bir adımdır.
Merhum Ali Rıza oğlu Gazi Mustafa Kemal Atatürk bu dönemde not defterine şunları yazmıştır: "Samsun'a çıktım. 18 Mayıs 1919 tarihinden itibaren bütün memlekette mevcut millî kuruluşlarla temasa gelmeye ve her yerde teşkilatın takviyesine ve genişletilmesine başladım. Konya'da bulunan 12 nci Kolordu ve Bursa'da bulunan 14 ncü Kolordu... komutanlıklarıyla...uzun uzadıya haberleşme oldu." 
Anadolu ve Trakya'nın bilfiil işgal altında olduğu bu dönemde Atatürk herkesten saklı olarak çıktığı yolculukta Bandırma Gemisi'nden Türk diyarı Anadolu ile iletişime geçmek için Samsun'a oldukça yaklaşana kadar beklemiş ve 18 Mayıs 1919'da Türk Milleti'ne umut veren varış haberi güvenilir ve yürekten Türk hissedenlere ulaşmış ve hemen ardından 19 Mayıs 1919 günü Ata Samsun'a çok şükür sağ salim varmıştır.
Bağımsız Türkiye ve özgür Türk için bir milat olan 19 Mayıs Atatürk'ü Anma-Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun.

​19 Mayıs 2021                                                                                                                                   

Vatandaşın özgür iradesinin vücut hali olan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin hür ulusal hakimiyetin temsilcisi olarak faaliyet almasının anısı ile tüm çocukların Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun!

23 NİSAN 2021

UEFA Champions League Turks in action

Telif Hakkı © 2021 Bahadır Gezer bahadirgezer.blog Tüm Hakları Saklıdır.

Benim bayramım. Vatanımda esaret altında yaşamayacağımın kanıtı. Benim bayramım. Dimdik durur yıkılmaz anıtı. Anadolu'da Türk'ün yaşam hakkını canı pahasına savunarak kazandığı İstiklâl Savaşı'nda benim için ruhunu vermekten çekinmemiş, şehit, gazi, korkusuz ve vatanperver cümle Türk Askeri ve Ordumuz'a Allah'tan selamet ve mutlak huzur temenni ediyorum.  

"Zafer zafer benimdir diyebilenindir."

30 Ağustos Zafer Bayramı kutlu olsun!

Avrupa Şampiyonası aslında futbol turnuvaları arasında Dünya’da kalite çıtasının en yüksekte olduğu turnuvadır. Önem demiyorum. Kalite diyorum. Çünkü futbolda marka olan İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, İspanya, Hollanda, Portekiz, Belçika gibi ülkeler bu şampiyonada birbirleriyle kapışma fırsatı bulurlar. Dünya Kupası’na giden Avrupa ülkesi sayısı sınırlı olduğu için devlerin kapışma meydanı Avrupa Şampiyonası oluyor. Kalite açısından Avrupa Şampiyonası’nın takipçileri tabii ki Dünya Kupası ve UEFA Şampiyonlar Ligi’dir.

Türkiye futbolda artık bazı hesapları farklı yapmanın peşinde olmalı. Artık Türkiye Futbol Federasyonu’nun kuruluşundan 100 sene sonra Türk A Millî Futbol Takımı’nın karnesi nedir diye bakıldığında bizim adımıza iyi bir tablo çıkması gerektiğinin öneminin farkında olmalıyız. Ben baktım tüm maçlar listesine. İlk maç 1923 yılında Romanya ile yapılıyor. Bundan sonraki yıllarda toplam olarak aşağı yukarı 500 tane millî maça çıkıyoruz. Attığımız toplam gol sayısı 640 civarı. Yediğimiz gol sayısını söylemiyorum. 100. yılda attığımız yediğimizden çok olsun hedefi gütmek saçma mıdır?

Haydi tamam: “Futbolda bunlar var. Biraz gol kaçırmayı da bileceksin, öbür türlü zaten her atak gol olurdu. O zaman da seyir olmazdı. Futbolcu makul çerçeve içerisinde oyunu sahnelemeli.” Yahu; bu dangalakça görüştür be! Futbol spordur. Sahadaki sürekli ve daima gol atmayı düşünmeli ve hamlesini bu yönde yapmalı. O esnada zaten gene gol kaçar, gene faul olur, gene o olur şu olur bu olur… Yani bu anlayışla sahada olunduğunda yine futbolun içindeki her şey ortaya çıkar. Yani istatistikler normalleşsin diye abes pozisyonlarda topu auta dikmemiz gereksiz. Ayrıca çok gol atmak ayıp bir şey değildir ki. Örneğin 1960-1970’lerde futbolun zirve ülkeleri İngiltere, Macaristan, Batı Almanya, Brezilya gelene gidene 5 çakıp gönderiyordu. 7-0, 8-0’lık maçlar olağan idi. Böyle böyle bu adamların tüm yıllar toplam attıkları gol sayısı şişti. Biz ise geri kaldık.

Şimdi ise elimizde altın fırsat var. Kalitesi, yeteneği, karakteri, kondisyonu, kabiliyeti en yüksek mertebede olan futbolcular Türk A Millî Futbol Takımı’nda buluşmuş vaziyettedir. Şimdi 100 yıl sonrasını düşünme vaktidir. Şimdi gelen Karadağ’a, Cebelitarık’a, Letonya’ya maç başı 7 gol atma zamanıdır. Tarihi istatistiklerimizdeki durumu ancak böyle toparlayabiliriz.

Tarafsız açıyla bakıldığında bizim grup şu anda muhteşem bir hâl aldı: Türkiye 8 puanla lider, Hollanda, Norveç ve Karadağ 7’şer puandalar. Grubun ilk 4 takımındaki 3 takımın puanları eşit. Bu muazzam bir olay. Bir de konuya biraz Karadağ perspektifinden bakınca: “Şimdiye kadar Avrupa Şampiyonası finallerine kalmak için hiç böyle bir şans elde etmemiştik. Ülkede ciddi ciddi Avrupa Şampiyonası’na katılabilmek hakkında tartışma programları falan yapılıyor.”

Aslında bana kalırsa bizim grubun final maçı açılış maçı idi. Türkiye-Hollanda maçı. Çünkü gruplar başlamadan evvel genel tablo şöyle diyordu: “Hollanda açık ara lider olur. Norveç ve Türkiye ikincilik için çekişir. Karadağ, Cebelitarık ve Letonya üçüncülüğü kovalar.” Ve ancak bizim millîler ilk maçta canavarlaştı ve Hollanda’ya 4 gol çaktı. Maalesef 2 tane de yedik. Ve ancak grubun final maçı diyebileceğimiz maçı kazandık.

Bundan sonra, “Acaba tesadüf müydü? Norveç bizi sarsmasın?” düşüncesiyle Norveç’e karşı maça çıktık ve yemeden 3 gol attık. Yani tabiri caiz ise; grubun ilk iki sırasının olağan adaylarını dağıttık.

“Demek ki her şey yolunda gidecek.” derken Letonya’dan 3 gol yedik. Ardından bugün Karadağ’dan İstanbul’da 2 gol yedik.

Ülkeler futbol sporunda damgalarını bir iki yılda değil, yüzlerce yılda bıraktılar ve bırakıyorlar. Millî takımımızın her çıktığı 90 dakika bizim için millî fırsattır. Sportif başarı, ülkelerin yaptığını doğru mu yanlış mı yaptığının kanıtıdır. Devletin yönetici güruhu kendi öz milletine ihanet memba haline gelmişken sporcu ülkesinde doğruluk ve iyilik için mücadele edenlerin olduğunu hatırlatır. Sportif başarı, prestijdir, imajdır, namdır; paradan fazlasını ister. Sportif başarı mutluluk ve faydadır.

Kim ki futbolcuya “aşırı fark yapmayın.” diyorsa adîdir. Kim ki futbolcuya “rakiplere ders çıkarabilecekleri görüntü vermeyin.” diyorsa fesattır.

Bugün Türkiye 7-0 kazanabileceği bir maçı 2-2 sonlandırdı. Sanki millî takım Anadolu “İstanbul’daki maçları kazanamıyoruz ya.” desin diye itina ile çaba gösteriyor. Bu fazla kötü niyetli bulunur ise son Dünya Şampiyonu Fransa’yı yenen, Hollanda’yı yenen Türkiye’nin İstanbul’da Karadağ’dan 2 gol yemesi nedir?

Kanattan kanata tek pas yapan, topla istediğini yapabilen, Türk Milleti’nin desteğini her zamanki gibi alan bir Türk A Millî Futbol Takımı’mız var. Bu takımdan başarı beklemek halayperestlik değil bilâkis gerçekçiliğin en sade halidir.

Çocuk 5 yaşında. İlk maçına götüreceğim. Tabii ki rakibin biraz zayıf olduğu bir haftayı seçeceğim ki çocuk ilk maçında galibiyet görsün. Bizim takım ligde 2. sırada, rakip 14. sırada… Makul görünüyor. Ve ancak bizim takım 14.’ye yeniliyor. Anlıyor musun durumdaki kelekliği?

Böyle yapmasın millî takım.

Millî takım bizi üzmesin.

Millî takım acımasın.

​2 Eylül 2021 Perşembe 01:43 

Mübarek Ramazan Ayı'nın neticesi olan Şeker Bayramımız tüm inananlar için özgürlüğün, güvenliğin, huzurun ve şifanın vesilesi olsun inşallah.
Herkese İyi Bayramlar

HAPPY RAMADAN

13 Mayıs 2021


Ben maçın ikinci yarısını izlemeyeceğim. Sormak isterdim millîlere; Bu maçtan sonra forma takas eder misiniz?

​7 Eylül 2021      22:39

Cebelitarık galibiyetimizle grupta puanımız 8’den 11’e yükseldi. Bu esnada Hollanda ve Norveç’te boş durmayıp puanlar toplayarak 10 puana geldiler.

Biz millî takımımızı ne de olsa bizim diye oldukça eleştirebiliyoruz. Aslında uzun zamandır maç kaybetmeyen bir Türk A Millî Futbol Takımımız var. Bununla beraber güçlü rakiplerin dize getirilmesi ve kaba tabir ile daha basit takımlara karşı beraberlikler alınması tabii ki destekleyenlerin sinirini bozuyor.

Hollanda maçı “istatistiklerimizde bir mağlubiyet yer alsın ki anormal görünmeyelim” diyebilecek zihniyete göre mağlup olmak için güzel bir maçtır. Umarım bizden yana olanlar böyle düşünmezler. Düzgün oturup doğru konuşursak şunu söyleyebiliriz: Bu maçta beraberlik Türkiye’nin işine gelecektir. Hollanda karşısında iki maçta 4 puan toplayıp Hollanda’nın 1 puanda kalmasını sağlamak başarıdır.

Yalnız şöyle bir durum var: Bizim millî takımımızdaki futbolcuların pek çoğu Avrupa’nın güzide klüplerinde oynamaktalar. Ve bu klüpler futbolcularını milli takımlara uğurlarken belli bir beklenti taşırlar. Gönderdikleri futbolcu millî takımında başarılı olsun, böylece sporcunun rayici artsın ve klübün ismi duyulsun isterler. Feyenord Türk A Millî Futbol Takımı’na futbolcu gönderirken gitsin Karadağ ile, Letonya ile berabere kalsın diye istemez. İngiltere Ligi’nde yabancı futbolcuların tümü kendi ülkelerinde millî olduğuna göre klüp kariyeri açısından millî performans önemli.

Bununla beraber eğer Hollanda’yı iki fark gibi bir skorla bu gece yenersek, bu Avrupa Şampiyonası öngörüsüne şu mesajı gönderecektir: Türkler yarı finalden azını hesaba katmıyorlar.

Bu gecenin maçlarına baktığımda öne çıkan karşılaşmalar Fransa-Finlandiya, Avusturya-İskoçya, Danimarka-İsrail… ve tarafsız olarak geceye baktığımda Hollanda-Türkiye maçı uzak ara gecenin maçı olarak görünüyor. Bu Güney Amerika’da, 3 m²’lik odasında Dünya’dan futbol görüntülerini izleyen Gonzales’in bu maça bakacağının sinyalidir. Gonzales önemlidir. İnsan önemlidir.

Katar ne zaman UEFA oldu yahu?

Şimdi maçı izlemeye doğrulacağım. Başarılar millîler! Başarılar Türkiye!

                                                                           7 Eylül 2021     21:44

FB Fenerbahce of Istanbul
Turkish Football Federation
Ramadan - Ramazan