2023 © bahadirgezer.blog/zehirzemberek Her Hakkı Mahfuzdur. 

Siyaset 4

-Konu siyaset. Bakalım anlatı nasıl şekillenecek:

Uyuşturucu. Artık Türkiye siyasetinde bir konudur bu. Artık siyasilerin uyuşturucu trafiğinde birebir yer almaya başladıkları bir dönemin içindeyiz. Başbakanlık yapmış kişi için bile bunlar dile getirilir hal aldı.

Uyuşturucu trafiği. Nedir bu trafik? Bunun bir ucu belli: şuur kaybeden insanlar güruhu. Peki öbür ucu ne? Ya bir tarla, ya da bir laboratuvar.

Yani şöyle: Cebimizde 5.000 $ var diyelim. Bu parayla Bolivya’ya  gidiyoruz.  Ülkenin kuzey batısında küçük bir kasabaya bağlı ufacık bir köyün yolunu tutuyoruz. Yani dev bir uyuşturucu baronu falan değil. Bir köylüyle konuşuyoruz. Bize 1 ton kokaini 2.000 $ karşılığında verebileceğini söylüyor. Trink! Şimdi 1 ton kokainimiz var. Yerimiz ise Bolivya. Şimdi bu kokaini Türkiye’ye getirmek geliyor sıraya. Ama bunu yapmanın bir yolu var mı? Uçak yoluyla olsa direkt yakalanırsın. Gemi yoluyla yine %100 yakayı ele verirsin. E peki nasıl olacak? Şöyle ki; Türkiye uyuşturucuyu Batı’dan alır, Doğu’dan getirir. Yani aldığımız kokaini bir uçağa yükleyeceğiz ve Çin’in ıssız doğu sahillerinde denize atacağız. Orada tekneleriyle bizi bekleyen elemanlar kokaini alacaklar ve bildiğin eşek kervanı yapacaklar. Eşek sırtında Asya boyunca taşıyacaklar kokaini. En sarp ve en uçsuz bucaksız yerlerden geçtiği için herhangi bir sınır problemi yaşamaz bu kervan. İran sınırından da Türkiye’ye girdin mi iş tamam! Tamam mı? Değil tamam. Bir de bunu İstanbul’a getirme macerası var.

“Türkiye’nin bilgisi olmadan Türkiye’ye girilmez!”

Diyor… Diyor da… Say o zaman bakayım tüm mültecilerin adlarını! Say lan tek tek!

Bakarsın öyle işte bön bön.

Bu döngüyü dengeye koymanın yolu aslında İran, Irak ve Suriye sınırlarımıza bir duvar inşa etmek.

Mülteci göçmenlerle ilgili ise şu detay lütfen dikkatten kaçmasın: Göçmenlerin adlarını bilmek. Daha sonra göçmen kartları uygulamasına geçmek. Bu korkutucu bir uygulama olmamalı. Yani göçmenler “Beni kayıt altına alıyorlar” diye ürkmemelidir. Bunun için göçmen kartının verildiği kişi sosyal sigortalar sistemine dahil olmuş olmalı ve bu vesileyle sosyal hizmetlerden faydalanabilmelidir. Tıpkı bir vatandaş gibi. Bunun yanında vatandaşların sahip olmadığı bazı imtiyazlar yine göçmenlere göçmen kart sayesinde sunulabilir. Her ay devletten işsizlik yardımı gibi yardım alabilirler.

Bu sayede T. C. kimin kim olduğunu bilir ve nüfusunun ne kadarının göçmen olduğunu net bir biçimde görebilir.

Böylece göçmenlerin geride bıraktıkları mal varlıklarının kaydı T. C. kaydında olur. Bu ise şu sonucu doğurur: Örneğin bir banka göçmenlere sunulan imkanlar dahilinde bir göçmene iş kurabilmesi için 100.000 ₺ ederinde kredi sundu. Göçmen parayı alıp kaçak yolla Avrupa’ya sızdı ve yaşamını burada kurma hedefinin peşinden koştu. Ege Denizi’ni tekne ile geçmeye çalışırken yakalandı. Yani kısa ifade ile bankanın verdiği 100.000 TL yandı. Türk bankasının verdiği para. Yani Türk’ün verdiği para.

Bu durumda ne mi olur? T. C. göçmenlerin kayıtlarını tutmuş olduğu için bu kişinin Suriye’de 5 dönüm arazisi olduğu bilgisine ulaşıyoruz. Suriye devleti ile temasa geçip bankanın bu arazinin mülkünü almasını sağlıyoruz.

Türkiye’nin yaşamakta olduğu mülteci göçmen durumunu Dünya’da deneyimlemiş ülkeye az rastlanır. Yani 2 yıl içinde 3 milyon mülteci göçmen alan başka bir ulus-devlet var mıdır o bile bir muammadır. Bu durumda daha evvel uygulanmış göçmen politikalarından farklı, bize has uygulamalar yapmalıyız.

Bir devlet ile ortak mülteci göçmen politikası oluşturmak için illa o devlet ile sınırdaş mı olunması gerekmektedir? Ya da örneğin Kosta Rika ile Türkiye ortak bir göçmen ajandası oluşturabilir mi? Kuzey olmasa da Orta ve Güney Amerika ülkeleri Dünya’daki göçmenlerin durumuna daha insani bir tavır ile yaklaşmaktadır. Yani basit ifade ile Orta ve Güney Amerika ülkeleri Dünya’daki mültecilere yardım edebilmek istemektedir. Bu durumda Kosta Rika ile ikili bir antlaşma imzalasak ve örneğin 5.000 göçmeni gemi ile Kosta Rika’ya yönlendirmek çok mu imkansız görülmektedir?

Örneğin Japonya’nın kapı zilini çalıp “Suriye’deki iç savaştan kaçan 1.000 mülteciye ev sağlamak sizin için uygun mudur?” dediğimizde Japonya’nın “Kesinlikle olmaz!” Sırp tavrını takınacağını düşünmek gerçek dışı olur. “Tabii ki. Hemen gönderin. Biz de o esnada yaşayacakları yerleri, edinecekleri işleri ayarlayalım. Gönderilecek kişiler ilgili bilgi paylaşımında bulunursanız iyi olur.” diyecektir Japonya. Ve fakat biz bunları denemiyoruz bile.

Sebep basit ve yetersiz Hariciye. Torpilli, dil bilmeyen, edebiyat bilmeyen, tarih bilmeyen, sanat bilmeyen, antipatik dışişleri kadro yapılanmasıdır sebep.

 

-İnsanlık olarak Dünya’ya indiğimiz anda şu kararı vermiş olsaydık: “Ne yapacağım, ne edeceğim bu yeri yaşanmaz hale getireceğim.” Tüm davranış yapımızı bu yönde geliştirseydik. Sürekli Dünya’yı mahvetmek için çabalasaydık. Yine de bunu yapmamız vakit alırdı. Çünkü Dünya her zerresiyle yaşama ev sahipliği yapan yapıya sahip bir doğa.

Varlığımızın başından beri Dünya’yı bitirmek için hareket etmiş olsak bunu yapmamız belki M.S. 3.000 yılını bulacaktı.

Yani şu an ki genel performansımız bundan pek farksız değil.

Sanki Dünya’yı öldürmeye yeminli bir halimiz var.

 

-Türk Siyaseti’ni ve jeopolitik dengeleri alt-üst edecek bir teklif: Kuzey Irak’tan İskenderun’a petrol boru hattı.

“Aaa? Yok mu ki zaten?”

“Cidden çok iyi olur yahu.”

Gibi tepkiler vermeden evvel sizleri bunun olmasından olumsuz etkilenecek olanların duyacakları rahatsızlık konusunda uyarmak gerekiyor: Bu boru hattının olması demek sınır üzerinden kaçak petrol ticareti yapan terör yapılanmalarının gelir kapısının kesilmesi demektir. Bu ise teröristlerin Ankara’da daha az siyasetçiyi finanse etmesi demektir. Bu durumda bu öneri Ankara’nın menfaatine olmasına rağmen Ankara konudan rahatsızlık duyabilecektir.

Böyle bir boru hattının güvenliğinin sağlanamayacağı savını ortaya atmak pek gerçekçi görünmüyor. Binlerce km² alanın güvenliğini sağlayan birimler 10-20 km uzunluğunda boru hat şeritlerini mi koruyamayacak?

 

-Hazar’da hakim donanma Türk Donanması olmalı.

Azerbaycan’ın Hazar’daki baskın kuvvet olabilmesi için her türlü çabayı sergilemeliyiz. Hazar Denizi açık bir deniz olmadığı için bazen coğrafi önemi göz ardı ediliyor.

Hazar Türk tarafından değerlendirilmeyi bekleyen bir sahadır.

Kazakistan ve Türkmenistan Hazar’ı uğraşılmaya değmez bir ölü saha olarak görmemeliler. Hazar kuzey tarafından Rusya’nın içlerine kadar girmektedir. Hazar’da güçlü bir varlık sergileyebilmek oluşabilecek olası düşmancıl niyetlerin önüne geçmekte fayda sağlayabilir.

 

-Ben devletin şeffaf olmasını savunurken onlar “Devlet sakladığı sır kadar güçlüdür.” diyor. “Derin devleti olmayan devlet devlet değildir.” diyorlar.

 

-11 Eylül ve Kongre Yağması… bunlar bitiş alametleri. ABD’nin dağılması demek küresel para birimi Dolar’ın dengesinin altüst olması demek. Bu en başta Çin ve Avrupa olmak üzere tüm Dünya’ya zarar verir. Nasıl ki Viyana Kuşatması’nın bozguna uğraması çöküşün başlangıcı oldu ve ancak bu çöküş 300 yıl sürdü, Amerika’da son çeyrek asırda yaşananlar buna benzer sinyaller veriyor.

Ancak şunu da unutmamak gerekir: daha bir Amerikan Rönesansı yaşanmadı. Yani Amerika kendi köklerini yargılayıp yola devam edebilmek için bu köklerle çatışmak zorunda olduğunun idrakine varmadı. Öyle bir noktaya ulaşmadı iş henüz. Belki o yağmacılar Kongre’nin kapısına bir bildirge çivilemeyi akıl etseydi böyle bir şey yaşanabilirdi. Ve ancak vandal sürülerinin devrim yaptığına tarih zaten hiç sahne olmamıştır.

Bana sorulsa Amerika’nın kuruluş tarihinde yanlış olan herhangi bir nokta bulunmaz. Bağımsızlık Bildirgesi ve Birleşik Devletler Anayasası insanlık tarihinin en müstesna metinlerindendir. Bu yazıtlarda “Birleşik Devletler” ibaresi resmi olarak devletler siyasetinde dile getirilmektedir. İnsanların eşitliği ilkesi, temsil hakkı, inanç ve ifade özgürlüğü… Bunları canlandırır Amerika’nın kuruluş hikayesi. Bununla birlikte sömürünün, köleliğin, vahşiliğin kendine yer edindiği bir hikayedir bu. Bunlarla beraber Amerika’nın binlerce yıl sonra süregelmekte olacak bir medeniyetin başlangıcını temsil eden bir üstün kültür olduğunu anlamak çok zor olmamalıdır. Kabullenip kabullenmemek ayrı meseledir. Ve ancak bu konunun sadece anlaşılması bile yeterlidir.

Amerikan’a kızıp sövüyorsun… Daha ne yapsın senin için Amerikan? Ampulü yapmış geceni aydınlatmış, arabayı yapmış seni taşımış, uçağı yapmış uzağı yakın etmiş, televizyonu yapmış küresel ortak algı oluşturmuş, bilgisayarı yapmış üretimi artırmış ve fazlası… daha sayılabilir.

Amerika unutkan bir devlet geleneğine sahip değildir. Bilakis arşivleme Amerikan Devleti’nin en hassas olduğu mecralardan biridir. 11 Eylül’ün arkasında İran’ın olduğunu, Kongre yağmasının arkasında Rusya olduğunu görmezden gelip unutacak bir yapısı bulunmaz Amerika’nın. Söylemde kulağa kolay gelebilir ve ancak bu öyle az buz bir durum değildir. İran ve Rusya. İkisi de dev ülke ve kültürler statüsündedir. Bu ikisiyle cebelleşmek gerçek bir dert. Ve ancak Amerika’nın en önemli dezavantajlarından biri budur: Amerika düşmanlarını belirleyemiyor, daha ziyade düşmanları Amerika’yı hedef alıyor.

Yahu, adamın ülkesinde deprem oluyor. Adam tepkisini ve öfkesini Amerikan Bayrağı yakarak gösteriyor. Ne alaka değil mi? İsrail ibadet esnasında Mescid-i Aksa’yı basıyor, adam protestosunu Amerikan Bayrağı yakarak gösteriyor. Ne alaka ki? Adamın ülkesinde Dolar alıyor başını gidiyor… 1 yılda 5 kat pahalanıyor, adam kızgınlığını Amerikan Bayrağı yakarak gösteriyor. Yahu ne alaka be?

Netice: 11 Eylül ve Kongre Baskını, Amerikan Tarihi’nin en sarsıcı mihenk taşlarındandır. Bu nedenle Dünya Tarihi’ni şekillendirici sonuçlara neden oldukları ve olacakları kesindir.

Bazen şöyle bir durum olur: Siyasette şöyle bir vaziyet oluşabilir; bir devlet başkanının icraatının sonucu ve meyvelerini toplamak başka bir iktidara nasip olur. Bunu anlamak zor olmamalı. Bu her zaman böyle olur anlamında değil. Ve fakat bazen böyle olur.

Joe Biden Amerika Birleşik Devletleri Başkanı olmanın yanında Amerikan Devleti’nin son dönemlerde yetiştirdiği en tecrübeli, en etkin, en kaliteli devlet insanlarından biridir. Dünya’da iletişime geçmediği ülke yok gibidir. Biden Bey’in vasıflarını saymak değildir amaç. Yalnızca şunu anlatabilmektir hedeflenen: Biden’ın iktidarının sonucu önümüzdeki dönemde ortaya çıkabilir. Bu süreç içerisinde Rusya ve İran içerisinde özerklik ve hatta tam bağımsızlık isteyecek yapılanmaların ortaya çıkması muhtemeldir. Sadece Yakutistan ve Taymiyra bölgelerinin bağımsızlıklarını elde etmeleri Rusya’nın yüzölçümünü neredeyse yarı yarıya düşürecektir.

İran’ın Farsîler’i baskı altında tutan, despot ve gerici yönetim erkine suikastlar tertip edilebilecektir. Çünkü bu artık makul hale gelmiştir.

Yani uzun lafın kısası: 11 Eylül ve Kongre Baskını, bunların arkasında olan güçlerin yanına kâr kalmayacaktır.

 

-Biraz siyasi jimnastik yapmaya kalkınca şöyle bir sorunun bizi nereye taşıyabileceğine bir baksak belki de iyi bir şey yapmış oluruz: kendi kendini dolandırarak zengin olan millet?

Var mı böyle bir şey? Vaki mi? Mevcut mu? Hiç olmuş mu? Tüm bu soruların cevabı “Hayır” olmasına rağmen nedense milletin çabası hep bu yöndedir.

Bu ilginç bir durum değil mi?

İyilik, doğruluk, insancıllık abidesi konumundaki Türk Kızılayı’nın Genel Müdürü bile “Vergiden kaçınmakla vergi kaçırmak arasında fark vardır.” demedi mi? Amerika’nın eski başkanı “Evet yolsuzluk yaptım ve insanlara, müşterilerime yalan söyledim. Ancak neticede hem ben, hem ülkem kazandı.” demedi mi?

Kendinden nasıl çalarsın? Bunu yapmanın tek yolu sahip olduğun bir şeyi kaybetmek olabilir. Eğer devletsen kurumlarını, teşkilatlarını kaybettikçe kendinden çalmış olursun. Toprağını, fabrikalarını, limanlarını, spor kulüplerini değerlerinin altında satarsın. Kazanabileceğinden çalamazsın. Ancak ve sadece zaten olandan çalınabilir. Olanı yitirdiğinde ise sen senden çalınmasını sağlamışsın demektir.

Türkiye’deki milli ekonominin beşte ikisinin kayıt dışı olduğu söyleniyor. Beşte iki! Paramızın beşte ikisini sanki yokmuş gibi gösteriyoruz. Yani varlık beyanımızı yalan veriyoruz. Hz. Peygamber’in “Yaptığınız alış-verişlerin kaydını tutun.” biçimindeki hadisi büyük bir çoğunluğu sofu Müslüman olan ahaliyi pekte etkilemiyor. Yahu bir Türk olarak olaya baktığımızda; Türk’ün Türkiye’yi dolandırarak zengin olması mümkün müdür?

“KESİNLİKLE EVET!” diyen sesi duyuyorum. “HATTA BAŞKA YOLU YOK!” diye bağıran sesi duyuyorum.

Üzülüyorum. Onun için elini bile kımıldatmadığın karidesin tadının kendi ellerinle özene bezene hazırladığın makarnadan daha lezzetsiz olabildiğini hatırlarsak zenginlik kavramının her birey için farklı bir durumu temsil edebileceğini idrak edebiliriz. Bisikletinle geçerken büyük keyif aldığın bir yoldan Lexus ile geçerken aynı derecede haz alamayabilirsin.

Zenginlik yalnızca hakkını almışlık hali değil, öncesinde hak etmişlik halidir.

Ekonomimizin beşte ikisinin kayıt dışı oluşu üzerinde ısrarla durulmasının sebebi şudur: Bu durumda her 3 yılda bir TL diğer uluslararası para birimleri karşısında %100’e yakın oranda ucuzlamalıdır. Yani her sene ekonominin %40’ı kayıp oluyorsa -ki beşte iki bu demek- bu en fazla üç senede bir devalüasyon gerekecek demektir.

Akp beşte iki kaybın önüne geçmedi. Üzerini daha bir sağlam örttü. 15 senenin sonunda ise örtü cartladı. 15 yılın birikmiş devasa kaybı kapıya dayandı ve 3 sene içinde Türk Lirası’nın Amerikan Doları karşısında %2000 dolayında ucuzladığına tanık olduk. Yani 3 yılda bir %100 oranında para değeri ucuzlaması istatistiğini yine yakalamış olduk.

Bir millet kendi kendini dolandırarak zengin olabilir mi?

Yalnızca biz Türkler değil, bütün Dünya binlerce yıldır bu ihtimali deneyip, zorlayıp duruyoruz. Allah aşkına; kaçımız zengin?

 

-Herkesin yanlış anlamakta ısrar ettiği bir durum var. Buna bir açıklama yapılması neredeyse elzem bir hal aldı.

Şimdi efendim şöyle bir vaziyet var: Afrika’nın güney doğusundaki bir ülkede teknolojik imkanlar oldukça kısıtlı. Ülke nüfusunun yalnızca %8’i elektrik hizmeti alıyor. İçme suyu bulmak bir dert. Kavurucu sıcaklar ve ekonomik olmayan coğrafi konum tam bir fakirlik yumağı oluşturmuş vaziyette.

ABD’nin ise uzaya gönderdiği binlerce uydur var. Ne alaka? Şu alaka: bu uydular biraz evvel bahsettiğim ülkenin yer altı su hareketlerini birebir takip edebiliyor. Ve ediyor da. Çünkü bu bilgi yasaklı bir bilgi falan değil. Yani bu tür uyduları yapabilenlerin bu uyduların kabiliyetlerinden faydalanmalarını sınırlandırıcı bir mevzuat yok.

Bu durumda Amerika bu ülke hakkında bu ülkenin kendi kendisi hakkında bildiğinden fazlasını bilmektedir. Ve bu ülke ABD’nin kapısını çalıp, “Bizim hakkımızda sahip olduğunuz bilgiyi bizimle paylaşır mısınız?” der. Birleşik Devletler bu tür iyi niyetli yaklaşımlara genellikle olumlu karşılık verir ve anlatmaya başlar: “3 ay sonra şu nehrinizin taşkın yapması ihtimali yüksek. Ayrıca şu bölgede orta ölçekli bir termik santrali 40 yıl besleyebilecek kadar kömürünüz var. Şu bölgedeki yer altı suları şu bölgelerin su ihtiyacını karşılayabilir. Asfalt yollar sıcaktan eriyor. Bunun yerine yeni geliştirdiğimiz serme plastik yolları tavsiye ediyoruz. Ayrıca uluslararası imaj ve prestij için mutlaka ulusal bir havayolu kurumunuz olmalı. Tabii bunun için uçak gerekmekte. Eğer haftada en az ikişer defa başkentiniz ile New York, Washington ve Los Angeles şehirlerine sefer düzenleme garantisi verebilirseniz ihtiyaç duyduğunuz uçaklardan 3 tanesini kullanılmış uçak envanterimizden biz karşılayabiliriz. Yani uçakları hibe edebiliriz…” böyle anlatır durur Amerika. Dinleyenler “Yeter yahu. Tamam. Anladık.” diyene kadar anlatır.

Ve işte bu noktada yanlış algı devreye girer. ABD anlattıkça kimileri bunu “ABD dikte ediyor.” şeklinde yorumlamaya başlar. Halbuki Amerika’nın bu durumda yapmış olduğu yalnızca bilgi paylaşımında bulunmaktır.

 

-Siyasi-kurgu hikayeleri pek çok zaman ilgi çekici olabiliyor. Bilim-kurgularda olduğu gibi bu kurgulamaların her ne kadar hayâli olsalar dahi belli bazı gerçek temellere dayanıyor olması gerekiyor ki inandırıcı olabilsinler.

Bu siyasi-kurgu senaryolarından biri şöyle; Danimarka Devleti sınırları dahilindeki Grönland ahalisi bir bağımsızlık referandumu düzenler. Gerçekten de çoğunluk Danimarka’dan ayrılmayı destekler. Grönland Danimarka’dan ayrılır. 5 ay sonra ise ABD’nin parçası olmak için ABD’ye başvurur. ABD kabul eder ve Grönland hızla ABD’nin bir eyaleti haline getirilir. Bütün bu süreç tam bir senede gerçekleşir. Olayların hızı baş döndürücüdür. Grönland demek zengin petrol yatakları olan Kuzey Denizi’nde hak sahibi olmak demektir. Danimarka sadece üzeri karla kaplı bir kara kütlesi değil ayrıca büyük bir doğal kaynak rezervini kaybetmiş vaziyettedir. Danimarka bu durumu hazmedemez. Özellikle Grönland’ın bu kadar kısa sürede ABD’ye bağlanması bütün bu yaşananların Amerika tarafından tasarlanan bir plan olarak algılanmasına yol açar. İş çığırından çıkar ve Danimarka Amerika’ya savaş ilan eder. Bunun anlamı ise nettir: ABD ve AB arasında savaş. İngiltere bu süreçte ABD tarafına meyleder. Türkiye ise “Ben Avrupalı değilim. Yani coğrafi, kültürel, tarihi ve ekonomik açılar dışında ben resmi olarak Avrupalı değilim.” diyerek savaştan yırtmanın yolunu arar.

Şaka bir yana Grönland hakkında çok konuşulmayan, ve aslında Dünya’nın geleceği ile ilgili anahtar rol üstlenebilecek olan bir coğrafyadır. Grönland’ın İngilizcesi Greenland biçimindedir. Bu ise Yeşil Diyar anlamına gelir. Peki tamamen karlarla kaplı bir buz çölü olan bir yere neden Yeşil Diyar denmiştir? Bunun sebeplerinden biri şudur: Küresel ısınma Dünya’nın ekvatora yakın pek çok yerini yaşanmaz derecede sıcak yaparken Kuzey ve Güney kutuplarındaki buzlar erimiştir. Bu esnada Grönland’ın üzerindeki kar tabakası da kalkmıştır. Grönland birkaç on yıl içerisinde yemyeşil kırlarla kaplı ve ılıman bir iklime sahip yer olarak ön plana çıkar. İşte bu sebeple adı Greenland.

Memlekette yeşil katliamı almış başını yürümüş. Çamlıca Tepesi villa, köşk dolmuş… ben ne edeyim Greenland hakkında yahu! Bana ne ki!

 

-100. Yıl Anıtı ve 100. Yıl anıtları umuyoruz. Hiçbir çalışma yok gibi görünüyor konu ile ilgili.

 

-Dünya’nın en zengin (konum, doğal kaynaklar vs.) coğrafyasında olmamıza rağmen ülkemiz niye en zengin olamıyor?

İyi yönetilmiyoruz.

 

-Deprem nedeniyle TSK yardım amaçlı Kuzey Suriye’ye girebilir. Böylece sahada konum edinmiş olabiliriz.

Sadece bir ihtimal. Ayrıca Türk askerinin varlığı Suriyeliler’in yaralarının sarılmasında büyük katkı sunacaktır.

 

-Türkiye’nin odağından çıkarmaması gereken konulardan biri; Ege Adaları. Anadolu’ya kulaç mesafesindeki adanın Yunan adası olması. Bu düşmansı bir tutum.

Harita tarafsız gözle bakınca abes. Bu konuda yapılması gereken çığırtkanlıktan ziyade Yunanistan ile pazarlık etmektir. Anadolu kıyısının doğal uzantısı olan adaların Türkiye olmaları için bedel ödenebilir. Yüzyıllar boyunca akmış olan Türk kanı bu bedelin ebedi olarak zaten ödenmiş olduğunun nişanesidir. Ve ancak yine de Yunanistan’a çeşitli vaatler sunulabilir.

İlk aşamada Yunanistan’ı “Ege sorunlarını çözme platformu” adında yarı resmi bir hareket içerisinde hareket etmeye ikna etmek bile başarıdır. Pazarlık yolu açılırsa sonuç alma ihtimali ortaya çıkabilir.

Ege Denizi’ndeki adalar mevzusu Anadolu karasının parçası olduğu net bir biçimde belli olan adaların aidiyeti Türkiye’ye iade olunmadıkça sindirilemeyecektir. Çünkü harita haksızlıkları öyle ya da böyle, zamanla ortadan kaldırır. Haritalar gerçek şartlar üzerinde şekillenir. Ve mevcut haritaya bakan bir kişi “Türkiye’nin bu kadar dibinde ve Yunanistan’a bu kadar uzakta olan adalar neden Yunan adası olmuş?” demektedir. Harita kadar ciddi bir olgu böylesi bir mantık dışılığı kaldırmaz.

Türkiye’yi denizden ablukaya almaya çalışır gibi bir görüntü var şu anki siyasi haritada. Yani şöyle ki; ada siyasi olarak Yunan adası olrak görünüyor ve ancak adanın tüm beşeri ihtiyaçlarını Türkiye karşılıyor. Su Türkiye’den gidiyor, gıda Türkiye’den gidiyor, yakıt Türkiye’den gidiyor. E af edersiniz ama bu adanın Türk adası olmaması biraz ayıp oluyor.

 

-Türkiye’nin 20 yıllık iktidarı deprem hakkında şu söylemi dillendirme temayülü gösteriyor: “Memleketin durumu depremden ötürü bu hale geldi.”

Hayır. Biz depremden önce bitiktik. Bunu unutturmaya çabalıyor iktidar.

 

-Sokaklarda yürürken sağda solda ne konuşuluyor diye kulak kabartan bir tip değilim. Daha ziyade duymamanın mümkün olmadığı bazı şeyleri işitiyorum.

Yine yakın geçmişte bir gün bizim sokağın köşesinden dönerken 6 tane baş örtülü kızın konuşarak yanımdan geçti.

Yanımdan geçerlerken iki tanesinin aynen şu cümleleri kullandığını duydum:

“Laikler yine güçlendi.”

“Güçlenseler ne olur? Para bizde.”

..

Bu tablo beni Türkiye ile ilgili bazı gerçeklerle yüz yüze gelmeye sevk etti. Görmezden gelerek görünmez hale gelemeyecek, saklanamayacak gerçeklerle yüzleşmeye bir çağrı gibiydi bu aslında. Sığ, yoz, görgüsüz bir tabaka. Kaymak değil ancak. Daha ziyade ayıklanması gereken küf gibi.

 



 

Bugün 2 Mayıs 2023   Salı   03:51    İstanbul    Bahadır Gezer

 



-Federal devletlerde her eyalete bir konsolosluk açmazsak politik kabalık etmiş olur muyuz? Yani bu anlayışa göre Türkiye’nin ABD’de 47 tane konsolosluk, 2 tane başkonsolosluk açması gerekir.

“Sen bir elçilik kaç para eziyor biliyor musun?”

Çoktur herhalde.

“Peki 50 tane konsolosluk parasını kim nasıl verecek?”

Ya zaten mekan kirası diye bir şey yok. Amerika diplomatik politikası gereği zaten mekanı veriyor.

“Öyle mi gerçekten?”

Bir dakika. Emin olmak için bir sorayım. Hey Jess, now nare you? Yeah well, i gotta ask you something: mrrmrr vrvrvıır vıdı vıdı bıdı bıdı ok then. Thanks for the info. Have a good one… Hayır. Öyle bir durum yokmuş. Kira parasını ödemesi gerekiyormuş her konsolosluğun.

“O zaman niye atıp tutuyon?”

 

-Kendi toprağımızda yetiştirdiğimizi yiyemiyoruz.

Bizim ürün kalite diye ihraç ediyoruz. Dandik, ucuzu ise ithal ediyoruz ve bunu yiyoruz.

 

-Akp’den başka iktidar görmemişler oy kullanacak…

Basit algı: İktidarın partiden partiye değişmesi herhangi bir partinin ülke üzerinde tekel haline gelmesinin önüne geçer. Eğer ülke sürekli aynı kadroya sahip olursa çürür. Hem de hızla. Bir futbol takımı gibi. Zamanla rotasyon gerekir. Yeni oyuncular gerekir. Kadronun değişmesi gerekir.

 

-Hani “buranın bir kadın eline ihtiyacı var.” denir ya darmadağın yer hakkında? Türkiye’nin kadın eline ihtiyacı var.

 

-Dünya’nın büyük şehirlerinde Türk ve Türkçe isim taşıyan sokak ve caddelerin olması konusu bizim sorumluluğumuzdur.

 

-Şu iki söylemden hangisi daha sağlıklı?

“Allah bana oy verenlerden razı olsun.”

ve;

“Bana oy verenlere şükranlarımı sunuyorum.”

Hangisi daha yerinde?

“razı olsun” olsun, olsun da; oy vermeyenlerden razı olmasın mı Allah yani?

Dua mı bu, beddua mı?

Öte yandan teşekkür yerine şükran olması biraz fazla abartı ve ancak yine de bu daha makul. Daha uygar.

 

-Teknik olarak bakıldığında denize kıyısı olan tüm ülkeler sınırdaştır.

Orta ve Güney Amerika ile Türkiye ilişkilerinde Türkiye acayip derecede pasiftir. Halbuki küçük-orta ölçekli bir Orta Amerika ülkesi ile uluslararası mülteci ortak plan ve programı yapılabilir. Türkiye’ye göç eden mültecilerin bir kısmı bu Orta Amerika ülkesine gönderilebilir. Amerika ülkeleri (Orta ve Güney’indendir bahis) mülteciler konusuna insancıl yaklaşmaktadırlar.

Burada maksat mültecilerden kurtulmaktan ziyade göçmen mülteciler için olabilecek en makul yaşam standartlarını sunan küresel dağılımı yapabilmektir.

 

3 Mayıs 2023   Çarşamba    00:18     İstanbul        Bahadır Gezer     
    

zehirzemberek.com