-Ne Batı’nın ne de Doğu’nun ekseninde olmak zorunda değiliz. Demokrasimiz ve bunun bekçisi olan Cumhuriyetimiz sanki Batı’nın etkisiyle oluşturulmuş, bize dışarıdan enjekte edilmiş gibi algılayamayız. Algılayamayız çünkü bizim demokrasimiz Batı’nın işgaline karşı mücadele esnasında kurulmuştur. Kalkıp bir İngiliz kendi yarı monarşik, yarı parlamenter sistemi ile Türkiye Cumhuriyeti’nin demokrasisini kendisiyle mukayese etmesin. Kalkıp bir Fransız darbe bağımlısı örgütsel yapısı ile Türk demokratik duruşunu kıyaslamasın. (Bizden bile fazla sayıda darbe var siyasi tarihlerinde) Türk’ün kendine has bir halkgücü geleneği var. (Halkgücü demek demokrasi demek. Yani evet, kelimenin direkt tercümesi böyle.)

 

Mülteci, göçmen adapte olur, adapte etmez. Ancak Türkiye’de durum biraz tuhaf. Türkler Araplaşmaya dünden razı. Çünkü Türk’e göre, Arapça konuşmak, Arapça yazmak çizmek Yaradan’a daha yakın olmaktır. Daha inançlı olmaktır Arabçıl yaşam Türk için. Prof. Oktay Sinanoğlu “Bye bye Türkçe” diye bir kitap yazmıştı. Aslında o “Mae alsalama Türkçe” biçiminde olmalıymış.

Batı küreyi öcüleştirme hareketi her zaman prim yapar. Sanırsın ki Doğu varlığını iyiliğe ve doğruluğa adamış! Türkiye son 20 yılda “münafık” Avrupa ile ilişkileri neredeyse dondurmuştur. Bu Batı’yı öcüleştirme siyasetinin getirdiği popüler iktidar sömürücü yönetim zümresinin oluşma ve gelişmesini beraberinde taşır ve bu sayede Türkiye Cumhuriyeti; AB ile ilişkilerinde tam bir soğutma ve kapatma politikası gütmeye mahkum bırakılır. Bırakılmıştır yani.

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne dahil olması ne anlama mı gelirdi? Sahile vuran bebek cesetlerini hatırlıyor musunuz diye sormuyorum. Unutuyor musunuz? Eğer Türkiye AB üyesi olmuş olsa idi Türkiye yine mültecilere sınırlarını açacaktı ve mülteciler böylelikle AB’ye girmiş olacaklardı. İnsanlar ölüyor bir iki sarık kafanın yaptığı berbat planlar sebebiyle.

Türkiye bölgesinde pasif kaldığı için bölgede kaos var. Son çeyrek yüzyılda Türkiye’nin yaptığı en büyük hatalardan biri hemen yanı başındaki komşusu Suriye’de kan gövdeyi götürürken ve devlet terörü yaşanırken silahlı kuvvetlerini Suriye’ye sürmemiş olmasıdır. Esad’ın eski püskü Mig jetleri kendi iktidarını koruyabilmesi uğruna Arap çoluğun çocuğun üzerine bomba yağdırırken Türk jetleri hangarlarında bekletilmiştir. O dönemde iktidar ve muhalefet aynı telden çalmışlardır. Suriye’ye operasyon ekonomik külfet olarak gösterilmiştir. Sonuç  3 sene sonra 4 milyon mülteci. Hangisi daha büyük ekonomik kalem acaba? 72 saat sürecek bir Suriye operasyonu mu, 4 milyon mülteci mi? Evet; yanlış değil; 72 saat içerisinde Şam’a girip Esad’ı ele geçirip uluslararası mahkemeye teslim edebilirdik. Ancak bunun için karar verebilmek gerekir. Rahmetli Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel karar veren bir adamdı. 2 günde yüzlerce tankı Suriye sınırına yığınca ve savaştan çekinmeyeceği anlaşılınca Suriye terörist Apoyu ülkesinde barındırmaktan vazgeçmiştir. Rahmetli Bülent Ecevit Kıbrıs Adası’nda Türk’ün mağdur edilmesine seyirci kalmamıştır. Açık konuşalım; Türkiye’nin en güçlü olduğu mecra nedir? Spor mu? Sanat mı? İlim mi? Endüstri mi? Peki ya ordu mu? Kabul edelim; ordu bizim forvetimiz. Dünya’nın “en”leri arasında bir ordu. Ve hatta “Dünya’nın en iyisi” diyebileceğimiz ordumuz. Amerika’da ülke yüzölçümüne göre km² başına düşen asker sayısı Türkiye’nin çok altındadır. Değerlendirmenin nasıl yapıldığına bağlı olarak Türk Silahlı Kuvvetleri Dünya’nın en iyisidir çıkışını yapabiliriz. Peki en güçlü olduğumuz meziyetimizi neden kullanmıyoruz? “Kazançlı Savaş” diye kavram var. Ancak Türkiye pasif.

Ordu deyince aklıma geldi: karaya yapışık yol ağımıza dikkat etmeli ve bakımlarını ihmal etmemeliyiz. Karaya yapışık yol demek hiçbir köprü ya da viyadükten geçmemek demektir. Yol sürekli olarak karaya yapışıktır. Bu yollar önemli çünkü viyadükler ve köprüler yıkılması kolay askeri hedeflerdir. Bu ise acil durumda ulaşım kesintisine yol açabilir. Karaya yapışık yollarda iş biraz daha güvenlidir. Tabii ki yol yine tahrip edilebilir ve ancak bu tam manasıyla bir kesinti oluşturamayacaktır. Köprü yapmaya fazlasıyla odaklandığımız zamanlarda tali yolları yaşatma çağrısı yapmak belki saçma olabilir. Bu arada Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Gazi Osman Bey Köprüsü, Çanakkale 1915 Köprüsü… Hangisinin baş mimarı Türk? Yahu yıl 2020 oldu, halen köprümüzü metromuzu yurt dışına ihale ediyoruz. Gazi Osman Bey Köprüsü’nden bahsederken nedense gurur duyarak “Japon mühendis bu projede bir hata yaptığı için kendini öldürdü biliyor musun? Ya… Japonlar’ın uğruna öldüğü köprü bu be.” diyoruz. Yahu Meriç’in, Seyhan’ın, Ceyhan’ın üzerlerinde ki köprülere bakıp hiç mi utanmıyoruz? 500 sene evvel yapmaya kadir olduğumuz şeyleri bile kendi kendimize yapamıyoruz artık. Hiç mi acayip gelmiyor Türkiye’nin tarihinde önemli yer tutan asma köprülerin mimar ve mühendislerinin Türk olmaması?

-Bambaşka mevzular hakkında lakırdı ile hafiften esen meltem misali bir dinlensem… Bir dinlensem…

“Abi, adamın hayalarına dikiş atmışlar!”

‘Ne diyosun ya?! Iıaayy… Fııffff çok kötü lan!’

“Abi adam çıplak vaziyette traş oluyormuş.”

‘işte… Birinci yanlış.’

“Usturayı lavabonun yanına koyup bir arkasına dönmüş, sonra tekrar önüne dönerken ustura adamın orasına gelerek sıkışmış ve resmen yarmış aleti edevatı!”

‘Olm ne diyosun lan! Anlatma! Çok kötü olm lan!’

“Abi hazır ol… Adamın bir topu yere düşmüş abi… Diğer topunu kendi tutmuş.”

 

-Uzakta akan otoban sesini bazen dinlendirici buluyorum. Uykuya dalmamı kolaylaştıran bir şey. Ancak yaşadığım yerde otoban neredeyse 2-3 km ötede. Yine de bazen, eğer sokak çok sessiz olursa, uzakta akan otobanı duyabiliyorum.

 

-Kafayı mı bulmak istiyorsun? Kelle mi olmak istiyorsun? Kaynar suya buz at ve çıkan buharı içine çek.

 

-Eşcinsel evliliği serbest ve hatta yasal/resmi olacaksa o zaman Grup Evliliği neden olmasın? Tercih deniliyor ya ısrar ile… Buyur; bu da tercih: Grup Evliliği- 1 hatun 3 adam mesela…

 

-Harvard Üniversitesi’nde Apaçi Dili ve Edebiyatı Bölümü var mı?

-Starbuck’s’ın ambleminde bir deniz kızı iki kuyruğunu mu açıyor? E çüş artık!

 

-Hayaller… Ve hayalleri gerçekleştirme saplantısı… Bu konulara hiç girmeyeceğim. Yalnızca şunu soruyorum; Trilyon Dolar’lık hayalin var mı? Yani trilyon Dolar’ın olsa ne yapardın hiç hayal ettin mi?

 

-Gerçeklik kusursuz değil.


Bugün 6 Temmuz 2022   Çarşamba    18:54              İstanbul   Bahadır Gezer   

Türkiye Kadın Milli Voleybol Takımı son dönemde ortalama sonuçlar elde etti. Son maçlarındaki sonuçlar hakkında kısa bir hatırlatma yapmadan evvel tüm bu olanların bizi gelecek Olimpiyatlar’da voleybolda altın madalyanın öncelikli ve hatta olağan adayı haline getireceğini söylemem gerek. Kadın voleybolda ve erkek basketbolda eğer ki Olimpiyatlar’da yarışın içinde olursak diğer birçok dalda elde edeceğimiz başarılar ile Olimpiyatlar’da ilk 5 ve hatta belki ilk 3’ü bile zorlayabiliriz. Takım sporlarında çok sayıda madalya almak ve judo, eskrim, güreş, halter, okçuluk, gülle, cirit, atletizm gibi branşlarda elde edilecek başarılar Türkiye’yi Dünya’da sporun öncüsü olan bir ülke konumuna getirebilir. Bunların yanında su topu yine bir takım sporu olarak çok sayıda Olimpiyat madalyası getirebileceğinden kıymetli bir branş olarak görülebilir. Türkiye’de su topunun ise güçlü olduğunu unutmamak gerek. Olimpiyatlar için konuşmak için kimine erken gelebilir. 2024 Yazı’nda gerçekleştirilecek Olimpiyatlar hakkında bugünden planlamalar yapmak aslında saçma değildir.

Şimdi bakalım konu nereden nereye gelecek? Sporda yüksek standartlara sahip olmak ülkelerin ekonomik prestiji ve güvenilirliğini artırmaktadır. Yani sporda alınan başarılar, o başarıları alan ulusları resmen zenginleştirmektedir. Bu bağlamda olaya bakarsak Türkiye’nin Prensesleri’nin kazandığı her galibiyetin değeri belki biraz daha net anlaşılabilir.

Türkiye Kadın Milli Voleybol Takımı’nın son aldığı sonuçlar;

19 Haziran; Türkiye – G.Kore: 3-1

29 Haziran; Türkiye – Kanada: 1-3

1 Temmuz; Türkiye – Hollanda: 3-0

2 Temmuz (02:00); Türkiye – Japonya: 3-1

2 Temmuz (23:00); Türkiye – ABD: 2-3

 

Kazanmak huyumuz haline bir türlü gelemiyor. Ancak zaten bu da yetmez. Nasıl Jamaika ve Kenya atletizmde tartışmasız farklı bir mertebede ise, nasıl ki Amerika baskette en yakın rakibinden uzak ara öndeyse biz de kadın voleybolunda böyle bir seviyeyi temsil edebilmeliyiz. Tıpkı güreş ve halterde olduğumuz gibi müsabakaları domine etmeli ve Dünya Rekorları kırmalıyız.

 

Türk Kadın Milli Voleybol Takımı oyuncusu bir sporcu Dünya’nın en meşhur ve popüler bekarlarının ilgisini üzerine çekerse buna şaşırmamak gerekir. Yeni Anna Kournikova artık Türk Kadın Voleybol Takımı oyuncuları.

 

Şu gerçek ise tabii ki unutulamaz: Türk Kadın Milli Voleybol Takımı çağdaşlığın temsilidir. Bu kızların başarısı -kadınlar takım spor branşları- arasında en popüleri olan voleybolda önde gelen isim olmak demektir. Kadın takım spor branşları arasında en ilgi çeken spor dalı kesinlikle voleyboldur. Bunun yanında belki su balesi gelebilir.

 

Türkiye Kadın Milli Voleybol Takımı’nı son dönem ki başarılarından dolayı tebrik etmemek olanaksız. Devamını ve fazlasını dilemek ise en doğal hakkımız.

 

-Turizm sektöründen baskı: “Marihuana yasal olsun!”… Turizm sektöründen bahsediyorsun… Yani yılda 20 milyon insandan… 20 milyonluk bir siyasi baskı bu. Turizm sektörü açıkça diyor ki “ABD, Kanada, Hollanda’da ve daha bir çok ülkede bu yasal. Yani bu adamların kendi vatandaşlarına garezleri mi var? Tabii ki hayır. ‘Devlet vatandaşını gözetiyorsa böyle bir şeye izin vermez.’ demek aslında yüzbinlerce gencin sabıka kaydına sahip olmasını sağlayıp bir nevi vatandaş kaybı yaşamak demek. 20 milyon turist ağırlıyoruz Türkiye’de. Bu insanların pek çoğu rahatça marihuanasını içebilmek istiyor. Çünkü kendi ülkesinde bu oldukça doğal. Bu yüzden marihuana yasallaşsın diyoruz.”

Kürt aşiretleri baskı yapıyor: “Sakın marihuanayı yasallaştırmayın. Yasadışı ticaretini yaptığımız yasal olursa ne olur? Tabii ki ticaret biter. Kaçakçılık bitince ne olur? Ben fakirleşirim. Bu arada ben de 20 milyonum.”

 

-Transatlantik yolcu uçağı seyahati. Uçak 14.000 fite çıkıyor… Burada dümdüz seyredecek… Hesapta öyle yani. Pilot Türk pilot. Uçağı 14.000 fitte rölantiye alıp vitesi boşa takıp motorları kapayarak planör mantığıyla süzülmeye başlıyor… Yarım saat sonra 7.000 fite kadar alçalmış oluyor. Bunun üzerine pilot motorları açıp tekrar 14.000 fite çıkıp aynı şeyi tekrarlıyor. Böyle böyle benzinden tasarruf ediyor. Olay uçaktakilerin midesi bulanınca anlaşılıyor… İn-çık-in-çık uçuş metodu deniliyor buna.

Şaka bir yana Miniha™ (Mini İnsansız Hava Aracı) yapıldığında bu in-çık-in-çık sistemi kullanılabilir. Miniha’nın enerji kısıtlılığı uzun mesafeli uçuşlarda bu tip yöntemler kullanılmasını gerektirebilir. Bir kalem pille okyanusu aşacak aracı istiyorum ben. Bu Güneş enerjisi denilen olay çok yaygınlaşacaksa neden uzaya Güneş Enerjisi Santrali yapmıyoruz ki? Güneş uzayda daha bir etkili olur herhalde. Sonuçta atmosfer denilen filtrelemeye tabi olmuyor. Uluslararası Uzay İstasyonu var. Da, ne işe yarıyor. Dünya’yı filme çekiyor sadece. Şöyle uzayın avantajlarından faydalanacak endüstriyel uzay yatırımları yapsak ya? Uzay Güneş Enerji Santrali yapıyoruz. Bir mekik ayda bir santrali ziyaret ediyor. Sıkıştırılmış enerji bataryası olan bu mekik üretilen enerjiyi Dünya’ya taşıyor ve Dünya’nın bir aylık enerji ihtiyacını karşılıyor. Nasıl ?

    

-Covid-19 hangi dilde? Yani “Covid” kelimesi nece? 19 kısmı Arapça. Bildiğin Arapça sayı 19. Ama Covid kısmı ne? Küresel dil böyle böyle oluşmaya başlıyor işte. Çoğu dilde bir anlamı olmayan ve ancak küresel alanda anlamı olan kelimeler. Örneğin Covid… Örneğin Walkman… Örneğin Twitter… Örneğin Google…

-Çin Seddi’nin sevdiğim yanı; Çin duvarın bu tarafına geçmeyeceğini gösteriyor.

Şok! Flaş haber! Çin Çin Seddi’ni yıkma kararı aldı! Olmaz lan! İtiraz ediyorum! Objekşın! Unesco falan tarihi eser desin. Dokunamazsın desin Çin’e.

“Çin’e Çin Seddi’ne dokunmayın mı diyeceğiz?”

 

-İngilizce. Benim öğrendiğin üçüncü dil idi. Türkçe’den sonra öğrendiğim ikinci dil Almanca idi. Ancak İngiliz Edebiyatı üzerine lise+üniversite 6 senelik bir eğitimim olması ve ABD’de yaşamamdan ötürü İngilizce Almanca’yı solladı. İngilizce bilmenin böyle bir dezavantajı var: diğer dilleri öğrenmeyi zorlaştırıyor. Çünkü Japon ile de İngilizce konuşuyorsun, Brezilyalı ile de İngilizce konuşuyorsun. Benim pozisyonumda ben Almanlar’la İngilizce konuşur hale geldim. İçinde bulunduğum zaman diliminde Almanca kabiliyetimi canlı tutmanın mücadelesini veriyorum. Almanca çizgi filmler izliyorum gece. Sesli olarak Almanca hikayeler okuyorum. Almanca ders kitaplarına bakıyorum arasıra.

Ancak unutulmaması gereken şu: İngilizce bildiğinde Dünya’da başka bir dil öğrenmene gerek kalmıyor. Yani böyle bir durum oluşmuş vaziyette. Bunun sebebi internetin en yaygın dilinin İngilizce olması da olabilir.

 

-“Amerika İran ile sınırdaş olsaydı ne olurdu?”

Savaş.

Tahran Dünya üzerinde Ankara üzerinde en çok etki sahibi başkenttir denilebilir. Rainer Hermann adlı analistin “Where is Turkey Headed?” -Türkiye nereye gidiyor?- isimli kitap çalışmasının başlangıç sayfalarında belirttiği üzere İran’daki bağnaz, yaban ve yozlaşmış rejim Türkiye’nin halkgücüne dayalı özgür ve insan haklarına saygılı cumhuriyetini sabote etmek için Akp aracılığı ile Türkiye’ye 87 milyar € akıtmıştır. Bu sürece hepimiz tanıklık ettik. Gizli saklı yapılmadı. Zarrab denilen bir kişi “Türkiye’nin dış ticaretinin %25’ini sadece ben karşılıyorum.” dedi Türk Bayrağı’nı arkasına alarak. Aynı dönemde Akp’li devlet bakanı bu Reza Zarrab hakkında “Onun ben önüne yatarım.” diyordu vıcık vıcık bir biçimde.

Peki İran neden Türkiye’nin cumhuriyetini kendine tehdit olarak görüyor? Çünkü kendi iç dinamiklerinde İranlılar “Bak. Türkler demokrasiyi, bireysel özgürlüğü doyasıya yaşayabiliyorlar. Demek ki biz de yapabiliriz.” demeye başlıyor. İran’daki molla rejiminin ise isteyeceği en son şey bu. Komşusu Türkiye’yi örnek alan bir halk. Bu yüzden bu mollalar diyorlar ki “Türkiye Cumhuriyeti tehdidi ile yerinde ve yani Türkiye’de yüzleşmeliyiz.” diyorlar. Böylelikle 87 milyar € Türkiye’deki ve uluslararası sahadaki yandaşlarla dağıtılıyor. 20 sene boyunca aralıksız iktidarın finansmanı sağlanmış oluyor.

Bu açıdan baktığımda İran aslında bir dersi hak etmektedir. Türkiye’nin cumhuriyetini zedelemek için bilfiil faaliyetlere girişmiştir. Bu durumda İran’a cenk etmek mubahtır. İnsan kırbaçlayan manyaklar! Cumhuriyetimizi sabote ettiler!

Türkiye İran’a girişirse ekonomi kalkınır. Uluslararası yardım Türkiye’ye akacaktır. Çünkü İran’daki rejim zaten “kötü” safında olduğu anlaşılmış bir rejimdir. Bu arada coğrafi sınırlarımız genişleyebilir. İran’da sandığa dayalı, çağdaş, özgür ve adaletli bir rejimin doğmasına önayak olunabilir.

Evet, Türkiye’de İran nedense hiç haber edilmez. Çin ve İran’dan bahsetmez haberler. Tabii bu Çin ve İran gibi ülkeler iyilik içinde lay lay lom devletler halinde anlamına gelmiyor. Türkiye Cumhuriyeti’ni baltalamak için şaka bir yana 87 milyar € vermek demek, Türkiye’nin düşmanısın demek! Hatta savaş demek!

 

-Yıl 1802… Yer: ABD-Filedelfiya … Adamın biri barda otururken arkadaşlarına diyor ki; “200 yıl sonra bizim ülkemiz tüm Dünya’yı yönetecek… Dünya’nın güvenliğini biz sağlayacağız.”

Adamla dalga geçiyorlar: “Yürrüü lan ezik!” muamelesi yapıyorlar.

 

-Simülativ Film.

Sırf böyle deyince anlaşılıyor mu? Anlaşılmıyor mu?

Ya işte… Böyle film ama filmin içindesin gibi… Uçuş simülasyonu gibi ama bunda filmin içindesin… Filmin ana karakteri sen olabiliyorsun mesela.

 

-Bazı ortamlarda “dövmesiz çocuk” diye tarif edildiğim oldu. Bazı yerlerde benden bahsederken “Ya işte o dövmesi olmayan adam var ya…” denildiğini duydum. Yahu bu nasıl bir kafadır? Bu kadar mı yaygın bu dövme olayı?

Peki… Tamam… İnsanlar kendilerini çizdirmeyi seviyor olabilir.

Peki… ancak ben şöyle bir şey diyeceğim: Örneğin bir kediyi alsam, bir güzel jilet traşı yapsam buna, ardından sırtına kocaman bir sıçan dövmesi yaptırsam, hayvan kafayı yese… Bu bu hayvana zulüm değil mi? Hayvan haklarına aykırı bir durum değil midir bu? Peki o zaman; dövme hayvan haklarına aykırı ise insana nasıl serbest oluyor?

 

-“Söz uçar, yazı kalır.” sözü Türk Kültürü’nde yazının önemine değinmek için değil, ‘ağzına geleni söylemekten çekinme’ anlamında kullanılır.

 

-Amerika! Kimle savaştın? Şu koca tarih boyunca kimlerle cenk eyledin? Irak? Şaka mı yapıyorsun? Benim bir eyaletimdi Irak! Kendine rakip onu mu belledin? Afganistan mı? Güldürmeye mi çalışıyorsun beni? Yani sen kim güçsüzse ona dayılanıyorsun öyle mi? Yahu beni kendinle kıyas dahi etme. Ben Doğu Roma İmparatorluğu’na karşı savaşmışım. Sen neyi anlatıyorsun bana? Vietnam?! Vay be! Tam dişine göre rakip!

Amerika! Varsa gücün Çin’in üstüne yürü. Yapabiliyor musun? Yapamıyorsun? Varsa gücün Rusya’ya yürü. Yapabiliyor musun? Yapamıyorsun?

Amerika! Eğri otursakta doğru konuşalım: Sen güçsüzleri ezen bir askeri yapıyı benimsemişsin.

 

Askeri istatistikler pek çok açıdan ele alınır. Örneğin Türkiye’nin ülke sathında km² başına düşen asker sayısı ABD’nin kendi coğrafyasında km² başına düşen asker sayısından fazladır. Türkiye’nin askeri jet hali şöyle anlatılabilir: Eğer ABD sahip olduğu jetlerin %40’ını sadece Kaliforniya Eyaleti’ne konuşlandırırsa bu Kaliforniya Eyaleti şu anki Türkiye’nin durumunu özetlemiş olur.

 

Askerlik mevzu olduğunda şunu söylemeden geçemeyeceğim: Askeri tesisler son 2-3 yıldır hızla talan ediliyor. Askeri misafirhaneler kapatılıyor. Askeri hastaneler kapatılıyor. Askeri lojmanlar lüks konutlara dönüştürülüp askerin elinden alınıyor. Askeri okullar kapanıyor.

 

-Depresif köşe: “Hayatımı hayatı bekleyerek geçirdim.”

 

-İnsan düdüğü. Bildiğin köpek düdüğü gibi. Hani yalnızca köpeklerin duyduğu tiz bir ses çıkarır ya köpek düdüğü? İnsan düdüğü de üflendiğinde tüm insanlarda felç refleksine sebep oluyor. Yani düdük üflendiğinde en azından 500 m² alanda hiçbir insan hareket edemiyor.

Ses konusunda araştırmaların yapıldığı stüdyoları görmüş olacak kadar şanslı olamadım maalesef. Ancak bir böcek hakkında bir olay var. Bu böcek ön antenlerini birbirine sürterek müthiş tiz bir ses çıkarıyor ve ancak bu ses  mikrobik boyutta olduğu için duyulamıyor. Bu sesi mikrofon ile kayıt altına alıyoruz. Sonra sesini 400 kat açıyoruz. Çıkan ses duyan tüm canlıların ani beyin kanamasına girmesini sağlıyor. Savaş teknolojisi çok acayip bir yere gidiyor. Yani savaş korkunç kalmaya devam ediyor.

 

-Bu konuda oldukça ciddiyim. Önce, şöyle anlatayım: Benim Amerika’ya gitmemde ana motive edici unsurlardan biri üniversite sınavıydı. Türkiye’de bu süreç her öğrenci için direkt stres demek. Okul sonrası dershaneler. Özel dersler. Çözülen sorular. Ben Amerika’da üniversite sınavı yok sanıyordum. Bana şöyle denmişti: “Öğrenciler lisedeki başarılarına göre kategorilendirilip üniversitelere yerleştiriliyorlar.” Alakası yok. Burada o zamanlar nasıl ÖSS varsa, orada da SAT var. Yani üniversite sınavından kaçamadım. Daha İngilizce’yi tam sindirmemişken üniversite sınavına girdim.

Ciddi olduğum konu şu: Yahu SAT birincisine neden bir Dodge Viper hediye edilmiyor ki? İkinciye bir Mercedes. Üçüncüye New Bettle… İlk 50 kişiye son model I-Phone… İlk 100 kişiye direk 5.000’er Dolar para.

Öğrencileri böyle motive etmek daha mantıklı değil mi?

Yalnız şöyle yaş bir durum var: Ya bu sene ki sınavda 3 tane birinci çıkarsa? O zaman 3 tane Dodge Viper mı verilecek? Biraz fazla pahalı olur.

 

-Ateşle çalışan bilgisayar. Elektrik ile çalışan bilgisayarı zaten biliyoruz. Bu bilgisayar ise buhar mı dersin, kömür mü dersin, ne dersen de ve ancak köşesinde bir mum yanıyor. Bu mumun ateşi bilgisayara enerji veriyor.

 

-Niye kimse ulaşım için nükleeri gündeme getirmiyor? Yani ABD’nin dev uçak gemileri nükleer enerji kullanıyor. Demek ki en verimli enerji bu. Peki niye arabalarımızda nükleere geçemiyoruz? 1 mg uranyum ile 5 sene boyunca araba kullanabilirsek bunun üzerimize getireceği ferahlamayı tahayyül edebiliyor muyuz?

Ancak gerçekçi olalım. Biz kendimize uranyum emanet etmeyiz. Yani herkesin uranyumunun olduğu bir Dünya’yı düşünmek bile direkt bir korku tüneli.

Kendimize güvenemediğimiz için halen fosil yakıtlarla ulaşımımızı yerine getiriyoruz.


 

14 Temmuz 2022 Perşembe  19:08       İstanbul      Bahadır Gezer   

D A H A  D A  Y E N İ

Bitkilerin bundan daha erken oluştuğunu düşünmek için çok zeki olmak gerekmiyor. Evrim denilen teoriyi biraz daha deşersek Hz. Adem ile Hz.Havva’nın Dünya’ya iniş tarihlerini saptayabileceğiz. Onlardan sonra niye geri yönde evrim geçirdiğimizi, bunun sonrasında ise tekrar ileri yönlü evrime nasıl geçtiğimizi anlayabileceğiz.

Hiç böyle olsun istemezdim. Ve ancak bu yazı evrim konusuna yöneldi. Organik tarihçe mecrasında yazarken iş bu noktaya bir şekilde varıyor.

Evrim ile ilgili söyleyebileceklerim neyse ki sınırlı. Ama ben sınır ötesi anlatım yapabilirim:

Hz. Adem ile Hz. Havva Aden’de idiler. Hopdidinaynooom nay nay ninaynoom biçiminde mutlu mesut varlıklarını tadıyorlardı. Şimdi Aden’le ilgili bir hatırlatma elzemdir. Aden’de bugün Dünya’da olduğundan fazla canlı çeşidi vardı. Her türden bitki, hayvan ve mahlukat buradaydı. Hz. Adem bu canlılardan herhangi birinin bedeninde olmak istediğinde bunu yapabilirdi. Yani farklı canlıların hislerini algılayabilmek ve deneyimlemek için o canlıların bedenlerini bir nevi “borç” alabilirdi. Yani kaba ifade ile: Hz. Adem karınca olmak istediğinde karınca, balık olmak istediğinde balıktı. Çünkü burası Aden’di. Her şeyin mümkün olduğu yer.

Hz. Adem Aden’de kaç canlının bedeninde var oldu bu tam bilinmiyor. Milyonlarca olabilir.

Evrim insanlık Dünyevî yaşama başladıktan sonra, yani insan ortaya çıktıktan sonra insanlığı kronolojik bir yapı ile Hz. Adem’in Aden’de bedenini taşımış olduğu tüm canlıların bedenlerinden geçirir. Hz. Adem Aden’de bunu saniyeler içinde yaparken, insanlık Dünya’da bunu yüz milyonlarca yıla yayarak yapmaktadır.

Evrim hakkında başka ve karşı konulması neredeyse imkansız olan görüş ise şudur: Evrim vardır. Karınca karıncaya, balık balığa, kuş kuşa, maymun maymuna, ağaç ağaca, eşek eşeğe, insan insana evrilmiştir.

Kısa bir metinin içinde olmamıza rağmen tekrar hatırlatayım: Asıl konu ilk tohum.

 
 -Sessizlik yapıyorum.

 
 -“Bizim semtte küçük bir hayvan-at bahçesi vardı. Yani küçük dediğim 20 hayvan belki yoktu bile. Bir maymun, bir yılan, bir aslan, bir kaplan, falan falan… Küçücük bir alandı hayvan-at bahçesi. O zamanlar neredeyse her kasabanın belediyesi bir hayvan-at bahçesi yapma hevesine tutulmuştu. İş böyle olunca dandirik dundirik bir sürü hayvan-at bahçesi ortaya çıktı. Belki sizlerde bu dandik hayvan-at bahçelerinden birine gitmiş olabilirsiniz. Büyükşehir hayvan-at bahçesi ile 10.000 nüfuslu bir kasabanın hayvan-at bahçesi arasında dağlar kadar far vardır.

Neyse; lafı uzatmayayım (Bu nasıl iş anlamıyorum. Başkaları yazarken hep uzatmayı düşünür. Ben ise nasıl kısaltırım diye düşünüyorum hep.) bu hayvan-at bahçeleri kasaba belediyelerinin üzerinde bir külfet haline geldi. Hayvanları beslemek, sağlıklı koşullar sunmak falan hep ödenek gerektiriyordu. Yani müsaadenizle bir timsah beslemek bir kedi beslemekten daha pahalı bir şey. Belediyeler bu gerçekle yüzleşince ve bununla birlikte ziyaretçi sayısı az olunca bu hayvan-at bahçelerini kapatma kararı aldılar. Ancak hayvanları ne yapacaklarını bilemiyorlardı.

Bizim beldede bir hayvan ihalesi açıldı. Herkes açık artırma usulü ile hayvan-at bahçesinin kurtulmak istediği hayvanları satın alabiliyordu. Bende kesenin ağzını açıp yarım Mercedes fiyatına bir aslan aldım.

Bildiğin aslan. Yeleli, pençeli, elim kadar dişi olan bir canlı. Tabii benim hanım biraz tedirgin oldu. “Ben” dedi “Bu hayvanı evimde istemem.” Bunun üzerine ben şu açıklamayı yaptım; “Tatlım, zaten kuma yapıyor dışkısını. Çok temiz hayvan. Korur bizi ondan bundan…”

“Niye kaplanı almadın?” dedi.

Yalnız ben aslan beslerken şunu anladım: Poz veriyor aslan.

Yo yo… Cidden; resmen poz veriyor. Yani “Böyle bakınca yakışıklı gözüküyorum.” şeklinde bir poz vermeden bahsediyorum. Yani hayvanî içgüdülerinde poz vermek var. Enteresan geldi bana.”

 

 -Ölüm simülasyonu… Dünya’nın yok olacağı belli olduğunda ölümün bir işkence olacağı anlaşılır. Ölüm simülasyonu acısız, alıştıra alıştıra bir ölüm sunmakta. Tıpkı hayatın kendi gibi…

 
-Peki… Michael Jackson beyaz oldu. Şimdi beyaz biri siyah olsun… hadi bakalım…

 
-Çatışma:

“Benim ilk defa! Naapi’m?!”

‘Ya biz de bilmiyoruz m*na koyim! Ateş et işte lan!’

“Beyler durun durun (Beyler?)! Sustu herifler!”

‘Ölmüşler mi?’

5 bin mermi attık lan adamlara… ölsünler bir zahmet. Lan? O ne? Kuş vurmuşsunuz olm lan! Bak şurda da kirpi vurmuşsunuz! Sığır mısınız lan siz? Niye doğru iş yapmıyonuz olm lan?!

 
-Nükleer silah üretim merkezi.

Gördünüz mü hiç?

İnternette, televizyonda falan hiç denk geldi mi?

Adamın bir vida takması gerekiyor. Ve ancak hafif bir sarsıntı nükleer patlama yapabilir. Adam at gibi terliyor stresten.

Hiç gördünüz mü?

Google’da “Nasıl nükleer bomba yapılır?” araması yapılınca soru pekte cevaplanmıyor.

Hani nükleer silahlanma taraftarı olanlar var ya? Yahu kim ister ki yaşadığı ülkede bir nükleer silah tesisi bulunsun? İşler yanlış gider de 20 tane bomba bir anda gümlerse ne olacak?

İşte tam da bu yüzden coğrafyaları küçük olan ülkelerin nükleer silaha sahip olmalarını bir haksızlık ve vurdumduymazlık olarak görüyorum.

Yani örneğin ABD ve Rusya. Devasa sınırları var. Ülkelerinde bir nükleer silah tesisinde bir kaza olsa ancak kendi ülkeleri bundan etkilenir. Çünkü toprak genişlikleri çok büyük. Ve ancak İran’ın nükleer silaha heveslenmesi demek, bu hevese bir kaza karışırsa etrafta ki ülkelerin de yanması demek.

Anlatabiliyor muyum acaba?

Eğer diyorum, ürettiğin nükleer silah kazara patlarsa anca seni etkilemeli diyorum. Yanındaki ülkeleri değil. Bu sebeple sınırları ABD, Rusya, Çin, Hindistan, Kanada, Brezilya gibi olmayan ülkeler nükleer silah üretmemeli.

Kimsenin komşusunu riske atmaya hakkı yok.

 
-Astronot kostümü hakkında bir ayrıntı: Bu kostüm öyle bir şey ki bunu giyinmiş vaziyetteysen sanki hiçbir şeye dokunamıyorsun hissi veriyor. Yani evet, elini kullanıyorsun ve ancak dokunmuşluk hissi alamıyorsun.

“Adam astronot eldiveni ile Elenor’a dayanıyor haci… Sen ne diyorsun?”

 
-Sığınak inşaatı.

Bence bir yazlık evden daha gerekli olabilir. Sığınaktan kastım 3 saatliğine içine girip düşman bombardımanından korunmak değil. Benim anlatmak istediğim sığınağın aslında bir evden pek farkı yok. Yalnızca toprağın kat ve kat altında. Güvenli ve sağlam kayaların içinde. Burada dış Dünya’dan etkilenmeden 5 sene yaşayabilmekten bahsediyorum. Yani doğal facialardan korunmak için ve şimdiye dek görülmemiş küresel felaketlerden sakınmak için uzun süreli yaşamı güvenle destekleyebilen sığınaklardan bahsediyorum.

Kim bir sığınağı olsun istemez ki?

Bu mecrada bir inşaat furyası bile başlayabilir. Ancak bunu pek olası görmüyorum. Çünkü bu tamamen doğru ve faydalı bir uygulama. Durum böyle olduğunda insanlığın genel tepkisi duyarsızlık olur.

 
-Şöyle bir polis tahayyül edebiliyor musun: zanlıya kelepçe geçirirken kibar bir sesle “Sağ elini biraz yukarı kaldırır mısın? Sol elini birazcık sağa çekersen tamam olacak… Hah! Tamam!” diyor!

Acemi polis. Çaylak yani. Kibarca kelepçe takmakta neyin nesi yahu?

 

 -“Birkaç sorum var.”

Benimde birkaç cevabım var. Bakalım soruların ile cevaplarım denkleşecek mi…

 

 -Robot insanîdir. Diğer şeyler elektronik eşyadır. Elektronik gırgır makinesi ayrı bir şeydir, robot ayrı bir şeydir. 30 yıl evvel “Devrim! Mutfak robotu!” diye önümüze sürülen şeyin elektronik bir portakal sıkacağı olduğunu anlamamız uzun sürmedi. Bu şey robot değildi.

Bazen insanlığın halen bir robot üretemediğini düşünüyorum. Robot “Şu anda ne düşünüyorsun?” sorusuna cevap verebilmelidir örneğin. Sadece bedensel olarak insana benzemekten bahsetmiyorum.

Bu konuda ciddi araştırmalar yapılıyor. His sahibi robotlar. Üzülerek belirteyim; yapılmış olan en insanî robot intihar etmeyi seçmiştir. Bunlar pek haber olmuyor. İntihar eden robot.

Robot elektronik eşyaları kullanabilir vaziyette olandır. Yani elektrikli süpürge, çamaşır makinesi, bilgisayar vb. kullanabilir.

Şu anda robot olabilmeye en yatkın makineler gezegenler arası araştırmalarda kullanılanlardır. Yani örneğin Mars’taki Curiosity isimli aygıt robot olmaya en yakın şeydir. Yani robotluğa yaklaşan cihazları farklı gezegenlere gönderiyoruz. Bir nevi ödül gibi. “Robot musun? O zaman git şurada Dünya’yı temsil et ve Dünya için araştırma yap.” gibisinden bir yaklaşım.


 
Bugün 17 Temmuz 2022  Pazar   00:11       İstanbul    Bahadır Gezer 

-Kadın voleybolunda “Dünya’nın En İyisi” imajını alabilmek için yıllardır uğraşıyoruz. Yani neredeyse yarım yüzyıldır bu konuda mesai yapıyoruz, zaman ayırıyoruz. Liseler bazında voleybol turnuvaları ve yıldızlar seviyesinde alınan milli başarılar zamanla A Milli Kadın Voleybol Takımımız’a da sirayet etti. Devleri yener olduk. Bu esnada yurttaki Bayan Voleybol Ligimiz Dünya’nın en müstesna ligi haline geldi. En iyi voleybolcu kızların destinasyonu Türkiye olur hale geldi. Voleybol klüplerimiz Arçelik, Eczacıbaşı, Vakıfbank Avrupa’da kupalara abone oldular. İş böyle olunca A Milli Bayan Voleybol Takımımız’dan beklentimiz farklılaştı. Eskiden beri hep rakibimiz olan Çin ve Brezilya. Onları yenmeyi alışkanlığımız haline getirelim istiyoruz ve fakat Filenin Sultanları bunu bir türlü beceremiyor. Olimpiyatlar’da madalya alamıyorlar. Yani işin aslı: durum zora binince çuvallıyorlar. Yahu Türkiye’nin Prensesleri oldukları için eleştirmeyecek miyiz hiç yani? Son 5 maça bakar mısın? Çin’e yenildik, Sırbistan’a yenildik, Brezilya’ya yenildik, Bulgaristan ve Almanya’yı yendik. Yani 5 maç sonucu berbat. Yahu Sırbistan’a nasıl yenilirsin be?! Hiç mi utanmıyorsun! Adamların voleybol ligi yok bea! Oha artık! Şu anlayışa bakar mısın? Maç yapıyorlar… 3 seti ucu ucuna kaybediyorlar ve 2 seti açık ara alıyorlar. Bu nasıl bir voleybol istatistiğidir ki anlamıyorum ben! Bir Naz, bir Neslihan’ın ezici tesirini alamıyorum şimdiki takımdan. Biz niye “12 maçtır yenilmeyen takımımız…” diye cümle kuramıyoruz yahu? Suç mu yenilmemek?

Bize futbol ne ise, kızlara voleybol o demekti. Öyle algılıyordum ben yani. Ben voleybolda pek fena sayılmam, yine de bir kıza yenilmekten hafif tırsarım. İtiraf. Durum buydu yani. E peki durum böyleyken Brezilya’yı, Çin’i niye yenmiyorsun bre Sultans of the Net?

-“Go to hell!”

-‘You go to hell!’

“No, you go to hell!”

-‘No, you go to hell!’

Sun rise above clouds and a mighty voice saying: You can both go.

“Cehennem’e git!”

‘Sen Cehennem’e git!’

“Hayır, sen Cehennem’e git!”

‘Hayır, sen Cehennem’e git!’

Bulutların ardından yükselen güneş esnasında kutsî bir ses şunu söyler: İkinizde gidebilirsiniz.

 

-Az evvel internette bir reklam beni buldu. Yani bir tanıtım. Kahve tanıtıyor. Ancak garip olan şu; herhangi bir kahve markası tanıtmıyor. Kahvenin kendisini tanıtıyor. “Kahve için” diyor, “Sağlıklıdır kahve içmek” falan diyorlar. Bir garibime gitti kahvenin sadece kahve olarak reklamının yapılması. Bu tür reklamları genellikle üretici kooperatifler yapıyor. Yani Fiskobirlik, Marmarabirlik gibi.

Peki marihuana birçok ülkede artık yasal. Peki marihuana üreticileri herhangi bir sendika çalışmasına girer mi? Yani Marihuana Üreticileri Birliği falan olabilir mi? Bu organizasyon bazı liselere sponsorluk yapabilir mi? Üniversiteyi Marihuana Üreticileri Birliği’nin açtığı burs ile okumak ayrı bir kafa bence.

 

-Amerika. Dünya için ne anlama gelir? Amerika. Oldukça net. Merak edersen yıllık üretimine falan bak. Dünya’nın en zengin 5 ülkesinin toplamından daha zengin bir ülke. Amerika.

Basketbol. Bunun Amerika için anlamını biliyor muyuz? Amerika’da birçok kişi sadece NBA maçlarını izlemek için yaşıyor. Yani yaşam amacı bu. Ve evet; ABD basketbolda ezici güç. Rekabete girebilmek bile bir başarı diğerleri için.

Durum buyken Amerika’yı baskette yenmeye başlarsak ne olur biliyor musunuz? Ülke politikaları etkilenir. Amerikanlar “Türkler bizi yeniyor lan!” falan demeye başlar. Bunun ardından Türkler’i daha fazla dinlemeye başlarlar. “Türk Maliye Bakanı’nın yaptığı açıklamayı duydunuz mu?”, “O değil de İznik Kaymakamı’nın dediğine ne demeli?” biçiminde bir vaziyet oluşur Amerika’da. Amerika’da bu olunca ekseriyetiyle Dünya’da bundan etkilenir ve konumumuz sağlamlaşabilir. Hatta zenginleşebiliriz bile. Baskette Amerika’yı yenince güvenilir, güçlü ve istikrarlı ülke olarak algılanırız. Sermaye Türkiye’ye yönelir.

Spor. Milli bayramlarımızdan birinin ithaf edildiği mecradır. Sporun etkisini anlatmayacağım burada. Ancak basketbolda Amerika’yı 3-5 defa yenersek nasıl bir tablo oluşacağına uyanık olmak gerekiyor.

-Tüfeği yere ateşlediğinde ayakların yerden bir buçuk metre kesiliyor. Ayağını yerden kesiyor resmen.

-Amerika kendini tanımıyor. Bütün bu işe girişlerde ya da resmi yazışmalarda öne sürülen formlarda kişinin etnik kökeni ile ilgili bilgi vermesini istemenin sebebi bu. Amerika kendini tanımaya çalışıyor.

Yalnız bir şey diyeceğim; O New York Metrosu’nun hali ne öyle arkadaş yahu? Tren istasyona yaklaşırken tünellerden metal sesleri, sürtünmeler falan duyuluyor. Vııığğrrrç Vııırrç sesler. Sanki demir-çelik fabrikası, ya da tersane hangisini anlarsan. Rayların üzerinde New Yorklu sıçanlar. Semirmişler, kuzu gibi, oğlak gibi olmuşlar. Trenin camları evlere şenlik. Artık kafasında briyantin mi olanı dersin, 8 gündür yıkanmamış yağlı kafalısı mı dersin, hepsi kafayı cama yaslamış. Camın üzerinde camın saydamlığını azaltan bir tabaka var. Bizim eski banliyö trenleri gibi, New York Metro trenlerinin içinde de iş erbabı var. Mendil satan, direkt dilenen, en dandiğinden Özgürlük Heykeli biblosu satanlar var trende. Bir keresinde adamın biri saksafonla trenin vagonunda bir performans sergiledi. Kimse para vermedi adama. Adam çıldırdı: “Hepiniz dinlediniz! Ve beğendiğinizi de biliyorum! Bu yaptığınız zalimce!” diye çoğunluğu azarladı. Bir iki kişi bunun üzerine para koymaya yeltendi. Adam kızdı “Hayır! Ben dilenci değilim! Paranızı istemiyorum!” dedi.

“Amerika eskidi artık.” Nasıl eskir yahu? Daha 300 yıl bile tam olmadı. “1980’lerde Amerika’daki yaşamın büyüsüne artık Dünya kapılmıyor.” Nasıl yani yahu? Amerika sadece ABD’den ibaret değil. Yani “Samba! De Jonneyr! Dırıdırıdıım dırıdırıdııım” eskidi mi?


Bugün 19 Haziran 2022   Pazar     16:50     İstanbul   Bahadır Gezer

Bahadır Gezer web sitesi bahadirgezer.com

-Güney Afrika ile ilgili pekte azımsanamayacak yaygınlıkta bir kanı var: G. Afrika nedense tam olarak Afrikalı değilmiş gibi algılanır. Sanki İngiltere Avrupa için ne ise G. Afrika’da Afrika kıtası için odur. Bir kere Güney Afrika’nın devlet yapısı daha resmi ve profesyoneldir. Afrika’nın çoğuna göre daha şeffaf bir siyasi sitemi vardır. Zengindir. Su sıkıntısı pek bulunmaz. Sanki Avrupa’nın Afrika şubesi gibi.

 

Rahmetli Mandela’nın yaklaşık 500 kişiye hitap ettiği bir konuşmada dinleyici idim. Pozisyonum rahmetli Nelson Mandela’nın yüz mimiklerini görebilmeye uygundu. Bence göz göze gelmemiz bile mümkündü. Konuşması beni etkilemişti. Bazı cümleleri ata sözü gibi zihnime kazındı. İnsan böyle bir adama yapılmış olanları düşündükçe insanlığından tiksintiye düşer oluyor. Türlü türlü işkenceye maruz kalmış olan Mandela yaklaşık 40 dakikalık bir konuşma yaptı. Yardım etmenin ve yardım edilmenin hakkında söyledikleri yadsınamaz gerçekleri barındırıyordu.

 

Güney Afrika aslında Afrika için bir umut: Afrikalı ülkelerin modern, çağdaş, ekonomik standartları yüksek birer ileri Dünya ülkeleri haline gelebilmelerinin olası olduğu hakkında bir umuttan bahsediyorum.

 

Kuzey Afrika ülkeleri zaten genellikle daha rahat haldeler. Nedense Kartaca ve İstanbul’un himayesinde varlığını sürdürmüş olan örgütsel yapılar, Kuzey Afrika’da kendilerine kıtanın geri kalan çoğunluğuna göre daha tutarlı ve sağlam devlet yapıları oluşturmuşlardır.

 

Bir yer, bir diyar hakkında düşünmek ve konuşmak için oraya gitmiş olmak mı gerekir? Ya da bir yere, bir diyara gitmek için orası hakkında düşünmek ve konuşmak mı gerekir?

 

Devlet rezervlerinde elmas artırmak iyidir herhalde. E yani G. Afrika deyince elmas tabii ki akla geliyor. Şu hikayeyi bilirsiniz ve ancak bilmeyenlerde olabilir. Hatırlamak zarar vermez: Orta Çağ zamanlarında Hollanda’dan bir kalyon demir alır. Bu kalyon o devre göre büyük sayılabilecek bir gemidir. 500 ton kargo kapasitesi vardır. Evet; 500 ton. Ahşaptan yapılmış bir gemi için inanılması zor görünen bir durum değil mi? Ve fakat o zamanlarda yapılan kadırgalar bile 100-200 ton taşıyabiliyordu. İş kalyonlara gelince bazı gemilerin 700 tona bile çıktığı görülüyordu. Konuya odaklanmaya devam ederek şöyle devam edeyim: Bu 500 tonluk Hollanda kalyonu G. Afrika’ya gider. Yolculuğu esnasında Afrika’nın batı sahillerini takip eder. Her 100 milde bir, tayfasından 1 kişiyi karada bırakır. Ve bu her kişiye bir kuş verilir. Bu kuşların kafalarında şişe kapağı gibi bir şey vardır. Bu kapaktaki pusula kuzeye dönüktür. Bu sebeple kuş salıverildiğinde kuzeye doğru uçar. Gittiği noktada bırakılan 1 kişinin kuşu ise havada istediği gibi takılmakta ve yani bir nevi meskeni kolaçan etmektedir. Bu sayede güneyden kuzeye gelen kuşu bulup karşılar ve bu kuşu bekleyen 1 kişiye yönlendirirdi. Bu yöntem zincirleme halde geminin bulunduğu menzilden Hollanda ile canlı bağlantı kurabilmek için yapılıyordu. Bence çılgınca. Bu 500 tonluk gemi G. Afrika’ya varıyor dedim ya? Burada tabii elmas ile karşılaşıyorlar. Hem de çok elmas. Konu hakkında ne yapılması gerektiği konusunda Amsterdam’a danışıyorlar. Amsterdam bitki tohumları istiyor, G. Afrika’daki hayvan ve bitkilerin ressamlarca çizilmiş resimlerini istiyor. Genellikle pahada yüksek ve ağırlıkta az şeyleri tercih ediyor. Ve ardından diyor ki; “Bunların dışında tüm kargonuzu elmas denilen madde ile doldurup sağ salim eve geliniz.” Diğer istenilenler yarım ton bile tutmayacağı için bu gemi neredeyse 500 ton elması yüklenip Hollanda’ya gider. 500 ton elmas. Bu ne demek? Bu en azından 2000 yıl boyunca çok yüksek zenginlik demek.

 

Hollanda’nın zenginlik seviyesinin sebebi hakkında açıklayıcı olabilir.

 

-Where are your from?

“I’m from wherem i’m to.”

 

-Müzik ruhun gıdasıdır. Doymak vakit alır.

 

-Buz hokeyinin bence en güzel yanı oyuncu değişiklikleri esnasında maçın durmaması. Bir de MCI Center Arenası’nda ki büfe delice güzellikte parça tavuk ve patates yapıyordu.

 

-Bir musibet yaşıyor kişi. Çok dertlenip sıkılıyor ve diyor ki; “Allah düşmanımın başına vermesin.”

?

Anlamadım. Niye? İyilik meleği miyiz biz be? İnsalık öyle bir şey değil. İnsan düşmanı telef olsun ister. İnsan düşmanını bertaraf etmek ister.

Ayrıca illâ “olumlu” olmak hedefleniyorsa “versin” ile biten bir cümle “vermesin” ile biten bir cümleye göre daha olumludur. Bu durumda berbat deneyimlerimizi ve çektiğimiz çileyi anlatırken “Allah düşmanımın başına versin.” demek belki de daha makul olabilir.

 

-Büyük Soygun: Amerika’da Senato’ya baskın yapıp Genel Kurul salonundaki konuşmacı kürsüsünü sırtlayıp çalmak. Daha sonra bunu satmak… Tabii ki… Senato’yu basan vandalların neredeyse hepsi yanında bir hatırat almıştır.

 

Çalıntı malzemelerin satılabileceği bir portal var mı? Peki ya şöyle bir şey; Bir web aplikasyonu var. Bu uygulama Dünya’daki tüm otomotiv satış web sitelerini takip ediyor. Sürekli olarak dev bir bilgi yığını ediniyor ve aynı esnada bu bilgiyi tarıyor. Eğer herhangi bir web sitesinde çalıntı olan bir otomobil var ise anında yakalıyor. Birçok kişi çalıntı bir araba sattığını bile bilmediği için bu sistem oto hırsızlığını azaltıyor. Bu aslında elektronik malzemeleri ve daha birçok eşya için kullanılabilir.

 

-Kabataş-Üsküdar yaya tüneli projesi neden iptal edildi? Avrasya Tüneli ve köprülerin yövmyesi kesilmesin diye mi?

Aslında, iki kıta arasında yaya geçişi sağlanacaksa Boğaziçi Köprüsü’nü yayalara açmak yeterlidir. Yıllardır zırvalayıp durdular “İnsanlar gidipte intihar etmek için kullanmasınlar diye yaya geçişine izin verilmiyor.” Bu kadar seviyede saçmalık olur mu yahu? Yaparsın atlanması mümkün olmayan korkulukları olur biter.

Yine de yüksek dayanıklı şeffaf çeperlere sahip bir tünelin içinde spot ışıklarla aydınlatılmakta olan Boğaz’ın derinliklerinin içinde yürümek harika olabilirdi. Bir nevi su parkı gibi. Bununla beraber ben Boğaz’da mümkün olduğu kadar çok noktadan yaya geçişi yapılabilmesi taraftarıyım. Yani Kabataş-Üsküdar yaya tüneli yapıldı diye köprüler ve Avrasya Tüneli yaya geçişi yapılamaz hale gelmeyecektir. Bana kalırsa Avrasya Tüneli, Kabataş-Üsküdar Tüneli, Boğaziçi Köprüsü, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, ve Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nde, yani hepsinde yaya geçişi olmalı.

Gerçi bazen Boğaziçi Köprüsü’nün dış kısımlarını imara açılmasını bile düşünüyorum. Köprü’nün en dış şeritleri iskana açılıyor. Kafeler, Barlar, Çay Evleri, Restoranlar vb… Tabii ki yer fiyatlandırması astronomik. Örneğin McDonald’s bir şube açmak için yılda 6 milyon Lira veriyor. Toplam 100 işletme köprüde yer tutsa, bu bir yılda yaklaşık 550 milyon Lira ediyor. 550 milyon Lira çok büyük paradır. T.C. toplam varlığının içinde küçükmüş gibi görünebilir. Ve ancak devletin ekonomik konumu ile kıyaslama yapmak bizi doğru sonuca ulaştırmayabilir. 550 milyon Lira ile birçok faydalı şey yapılabilir. Bu neredeyse bir adet F35’in değerinin üçte biridir. Bu yaklaşık 780.000 m² yapı inşa etmeyi sağlayacak olan tutardır. Dolmabahçe Sarayı 45.000 m²’dir.

 

-Sosyalist partinin güç ve popülerlik kazanarak ABD siyaset sahasında etken olunca Amerika’nın Çin ve Rusya ile müttefik olma yolunu seçtiğini düşünebiliyor musun? Bütün bu Atlantik Paktı ve Avrupa’nın güvenliğinin sigortası olmak ABD için pahalı ve getirisiz bir külfet halini alır. En azından böyle bir intiba oluşur. Amerikan kamuoyu ekonomik olarak fakirleşmekten bıkınca onbinlerce Amerikan vatandaşı sokaklara dökülür ve sosyalizm iradesinin devlette egemen olması isteğini haykırır.

Bu oldukça düşük ihtimalli bir hayâl. Aslında Çin ve Rusya’yla müttefiklik oluşturmak için ABD’nin sosyalist olması zorunlu değildir.

 

-Futbol: Ronaldo ve Messi’nin aynı takımda oynadıklarını düşünmeyen yoktur diye tahmin ediyorum. Hiçbir kulüp bunu yapabilecek kalibrede değil gibi görünüyor. Bu konuda “imkansız”cı değilim. Hatta Türkiye’nin İstanbul takımlarının bunun için olası aday olabileceklerini bile düşünüyorum.

Yahu Ronaldo’ya helikopter ile bir İstanbul turu yapıp Emirgan’ın üzerindeyken oldukça hoş bir lüks malikaneyi gösterip “Bizimle ol, bizimle jübilene kadar kal ve bu yapının tapusu tamamen sana ait olsun.” de bakalım ne oluyor. Böyle bir teklife kim neden hayır desin?

Hatta Messi ve Ronaldo’yu aynı anda telefonla arayıp üçlü bir görüşme yapıp bu iki süperstarın birlikte oynamak hakkında ne düşündükleri sorulabilir.

Aslında ben şimdiye kadar Messi ve Ronaldo’dan “Messi’yle aynı takımda oynamak istiyorum.” ya da “Ronaldo’yla aynı takımda oynamak istiyorum.” biçiminde bir açıklama duymadım.

 

-Geçtiğimiz günlerde metroda bazı tanıtımlar gördüm. Covid-19 sebebiyle toplu taşıma kullanmamaya çalışıyorum. O sebeple reklam panolarına dikkatle bakıyordum. Bu gördüğüm tanıtımlarda “Türkiye’nin en büyük kütüphanesi olan Cumhurbaşkanlığı Kütüphanesi” diye bir ibare var idi. İrkildim. T.C.’nin en kapsamlı kütüphanesi tabii ki Milli Kütüphane’dir. Ulusun kütüğü, devletin bibliyografyası Milli Kütüphane’dedir.

Bunun ABD’deki karşılığı Kongre Kütüphanesi’dir. Copyright elde eden tüm eserler Kongre Kütüphanesi’ndedir.

Türkiye’nin derinlere kök uzatmış olan yapılarının ve kurumlarının güçsüzleştirilerek partizan bir üslup ile yenilik yapmayı eskiyi lâv etmek olarak algılamak ve bu yönde siyaset yürütmek tam manasıyla gaflettir.

Milli Kütüphanemiz’in konumu sarsılırsa Türk Milleti olarak yazılı tarihimiz bulanıklaşır.

 

-Şu düşünce beni güldürdü; “Astronot Dışkısı İnceleme Tesisi”… Evet evet… Bildiğin astronotların bokları alınıyor, laboratuvara götürülüyor ve burada bu gaitalar analize tabi tutuluyor.

Bu kurumda çalışanlara “İşin ne?” diye sorunca “Uzay Programı’nda çalışıyorum.” diyorlar.

Yani aslında belki çokta komik değil. Hatta “Allah Allah, niye olmasın ki böyle bir araştırma? Yani sıradan hastalıklarda bile günümüz hastanelerinde sıklıkla yapılan bir uygulama bu. Yani astronotlara uygulanmaması saçma olurdu.”

 

-Bebek yürümeden önce dans eder. Hatta stil olarak brake dance gibi bile diyebilirim.


 
Bugün 20 Temmuz 2022 Çarşamba   04:15    İstanbul   Bahadır Gezer  

Türkiye Kadın Voleybol Milli Takımı Maç Sonuçları

-Türkiye Kadın Milli Voleybol Takımı… Tebrikler… ve teşekkürler...

Hikaye daha bitmedi. Turnuvanın içinde 3-2 mağlup olduğumuz Sırbistan ile bronz madalya için kapışacağız. Tabii ki kupa şansımızın kalmayışı hazin bir son. Ve fakat üçüncülüğü düşünmüyorsak bile, 3-2 ucu ucuna kaybettiğimiz Sırbistan’dan rövanşı almak için bir fırsat var elimizde.

Gerçekçi olmamız gerekirse; kendimizden güçsüzleri yendik. Başabaş olduğumuz takımlara ise yenildik. Voleybol Uluslar Ligi’nin genel özeti bu biçimde. Eğer maça çıkmadan evvel zihnimizde “Biz onlardan güçlüyüz.” var ise kazandık. Maçtan önce “Acaba ne olacak?” dediğimiz maçları ise kaybettik.

İtalya maçımızı izlerken bir şey dikkatimi çekti: Teknik direktörümüzün yüzünde sürekli sıkıntılı bir ifade vardı. Çehresinde sitemkar bir ima var idi. Hem de ilk 2 set boyunca!

Yahu teknik direktör sürekli surat etmez ki… Bir bağır takıma! “Ne yaptığınızı zannediyorsunuz siz!” diye bir çıkış! Bir motive et. Ancak hayır; adam sürekli küskün bir ifade takındı. Sanki beden dili “Hiçbir şey istediğim gibi gitmiyor. Beklediğim performansı sergileyemiyorsunuz.” diyordu. Tamam, buna bir itirazım yok. Fakat maçın başından sonuna her an böyle olur mu yahu?

Maçın yayını ile ilgili ise şunu söyleyebilirim: bazıları maç sahasının etrafına birkaç kamera koyup topu takip etmeyi yayın zannediyor. Evet aslında, 1980’lerde öyle idi. Ve ancak artık iş gelişti. Teknoloji gözlerden kaçan birçok detayın seyrimize sunulması imkanını doğurdu. Örneğin Kanada’da yapılan maçlarda oyununun içinde ağır çekimlerle gösterilen enstanteneler çok kaliteli ve etkiliydi. Oyuncuların güzellikleri, hırsları, acıları, üzüntüleri, mutlulukları çok iyi bir şekilde ekrana yansıyordu. Son izlediğim İtalya maçında bu böyle değildi.

Dünya’da, evet evet Dünya’da Türkiye kadar voleybola ilgi duyan ülke olduğunu sanmıyorum. On binlerce taraftar salonları dolduruyor. Ve bu insanlar aslında kaybetmeyi hak etmiyor.

Bu açıdan Türkiye’nin Prensesleri’ne teselli amaçlı bir yaklaşımım olmayacak. Beceremediler. Doğru düzgün oynayıp maçları domine edemediler. Türkiye’nin bir voleybol ülkesi olduğunu tüm Dünya’ya maalesef Filenin Sultanları'ndan ziyade, salonları dolduran on binlerce Türk’ün coşkusu gösterdi.

 

Bir de bir şey söyleyeceğim fakat çok bodoslama ve hanzoca olabilir: Takımlar maçlardan sonra niye hiç forma takas etmiyor?


 

Bugün 17 Temmuz 2022  Pazar    01:10          İstanbul    Bahadır Gezer  

-“Üçlü Zirve” kavramını Türkiye’de herkes duymuştur diye tahmin ediyorum. Üç ülke yanyana geliyor ve Dünya’ya “birlikteyiz” mesajı veriyorlar. Bu ülkeler İran, Rusya ve Türkiye. Türkiye’de siyasette ve pek çok alanda başarının anahtarı: utanmazlık.

 İran gerici, tutucu, baskıcı bir rejimin hükmünde.

Rusya saldırgan, yayılmacı ve despot bir yönetim anlayışının elinde.

 Tüm Dünya biliyor ki; ikisi de kötü ülkelerdir. Evet, Dünya’da kötü ülke denen bir kavram var. Düşünün biraz ve çok geçmeden Dünya Barışı’nı açıkça tehdit eden ülkeler aklınıza gelecektir.

 Patron manyadı! Haydi Ukrayna’ya saldıralım! Rusya ile beraber Ukrayna’nın güneyinden birliklerimizi çıkaralım. Verimli topraklar. Anadolu ile beraber Ukrayna coğrafyasının bir kısmı bizde olursa petrol, gaz boru hatlarının vazgeçilmes rotaları oluruss… Hısss… Kıymetlimisss…

 Şaka. Tamam. Ancak “Üçlü Zirve” şaka değil. Dünya bizi nasıl tanıyacak anlıyoruz değil mi? Rusya ve İran’la ve yani mutlak kötülerle koalisyon halinde bir terör ülkesi.

 Bunu bile bile bu saçmalığın parçası olmayı seçenler kendi iktidarlarını düşünmekten başka bir şey yapmıyor. Göz göre göre Türkiye’ye zarar vermenin anlamı nedir?

 Bunları aslında Ukrayna Savaşı ile ilgili sayfalara yazacaktım ve ancak bu konu sadece askeri bir mevzu değil.

 Rusya sanki olası bir Dünya Savaşı ihtimalinde müttefiklerinin kimler olması gerektiği konusunda bilfiil çalışma içerisinde. İran, Çin ve Türkiye’yi yanına alırsa tüm Dünya’yı dize getirebileceğini tasarlayan bir Rus sığ devlet planı.

 Türkiye ise Dünya Savaşları’nda son anda beklenin zıttını yapma huyuna sahiptir.

 Cidden üzülüyorum Türk Bayrağı’nı Rusya ya da İran Bayrakları ile birlikte görünce.

 İran ve Rusya halbuki Türk’ün olağan düşmanlarıdır. Rusya dev Orta Asya ve Kafkasya coğrafyasında kuvvetli bir asimilasyon politikası uygular. Rus kültürünü zorla ve cebren hakim kültür yapmak için uğraşır. Bunlar yüzyıllar boyunca görülmüş şeylerdir.

 İran ise Türkiye’nin Cumhuriyeti’ni içine sindirememektedir. Kendi ülkesinde egemen haline getirdiği teokratik klerji/zümre ile koskoca Fars Diyarı’nın kontrolü almış olan mollalar Türkiye’yi kendilerine benzetmenin, kendi rejimlerini ayakta tutmanın en önemli adımlarından biri olduğuna inanırlar. Bu doğrultuda İran ciddi miktarlarda bütçe ayırıp operasyonlar yapmıştır. Akp Tahran güdümündedir. Türkiye direnmektedir.

 Gelelim şu gerçeğe: Sizce de şu anda küresel anlamda askeri üs açmak için iyi bir zaman değil mi? Yani Dünya şu anda Kudüs’te ne olduğu ile bile ilgilenmiyor. Tüm dikkatler bir boşanma davası ve Ukrayna üzerine yoğunlaşmış vaziyette. Bu durumda örneğin Kızıl Deniz’in Hint Okyanusu’na açıldığı ağızda ufak bir adaya bir tümen ve füze rampaları nakletmek? Tabii ki oradaki ülke (örneğin Somali) ile anlaşmalı olarak. Adayı 100 yıllığına yılda 1 milyar Dolar’dan kiralamak gibi…

 Örneğin Kazakistan’da bir TSK üssü. Manyak Ruslar’ın ne yapacağı belli olmaz. Biz işimizi sağlama alalım.

 İçinde bulunduğumuz zamanda, bu tür üsler açmanın, Dünya’dan normal bir başka zamanda gelecek tepkiyi getirmemesi muhtemeldir. Arnavutluk ya da Bosna’da askeri üs açmak. Yani gümbürtüye gider. Bu esnada biz küresel askeri güç statümüzü farklı bir boyuta taşımak için hamleler yaparız.

 Rusya ve İran: kötüler

Türkiye niye bunların yanında duruyor? Türkiye’de ki hükümet: kötü

 Durum bu kadar basit. Bu arada savaş konusu hakkında söylediklerim espritüel yaklaşım sergiliyormuş gibi göründüğü için alınabileceklerden özür diliyorum.

Amacım yaşananları hafife almak değil.

Amacım aslında bu Savaş’ı, bütün bu parodi kıvamındaki uluslararası münasebetlerle, devletler arasındaki sonuçsuz istişarelerle, sindirici medya yayınlarıyla normalleştirmeye yönelen insanlara aşırı bir dil kullanarak bir hatırlatmada bulunmaktı.

 
-İç işgal. Sadece benim kendi gözlerimle gördüklerim: Koşuyolu Üsküdar’da askeri lojmanlar yıkıldı ve yerine TOKİ ultra lüks konutlar yaptı. Artık orada asker aileleri yaşamıyor. Örneğin Alemdağ Çekmeköy’de yine askeri lojmanlar özel iştiraklerce yıkılıp yeniden inşa ediliyor. Türk Silahlı Kuvvetleri arazileri özel iştiraklere peşkeş çekiliyor. Kendi gözlerimle görüyorum yahu.

Yaptıkları bazı inşaatler o kadar gayrî hakkâni ki şantiye kapısında polis ekibi nöbet tutuyor. Örneğin İstanbul Çamlıca’da gerçekleşen korkunç betonlaşma esnasında bu bölgede polis olası tepkilere karşı nöbet tutmuştur.

Ancak konu yolsuzluğa bulanmış imar piyasası değil. Konu askerin mülkü nasıl oluyor da özel yatırımcıya hoyratça veriliyor? Nasıl oluyor da devletin dinamikleri, çarkları buna izin veriyor? Aa, doğru ya; “kanun hükmünde kararname”

 
-Israrla ve sıkılmadan dile getireceğim mevzulardan biri: Ampul ABD’nin en önemli icatlarından biridir.

 
-Biraz farklı minvalde konulara geçiş yapmak sanırım sağlıklı olur.

Dünya’nın geleceğinde nedense daha evvel yaşanmamış ölçeklerde savaşlar kurgularız. Bir çoğumuza göre gelecekte çok acımasız savaşlar vukuu bulacaktır. Robotlar ile insanlar arasında savaş. Uzaylı işgalciler ile insanlar arasında savaş, insanlar arasında savaş ve daha pek çok savaş.

Peki bu savaş opsiyonlarına bir tane daha eklemek kötü müdür? Örneğin yapay zekalar arasında yaşanacak olan savaş. Yapay zeka kavramı hep tekil anılır. Ve ancak aslında yapay zekalar olabilir. Ve bu yapay zekalar birbirlerini kendi varlıklarıyla çelişir bulursa savaşmak yolunu seçebilecektir.

 
-Kime olduğu belli olmayan küfür kimedir?
“Alınanına”

 

-Kızın suratında ki her çili saymak. Romantik ve sıkıcı.


-Galatasaray’da Suat vardı. Taffarel ile, Hagi ile, Popescu ile, Hakan Şükür ile, Okan Buruk ile, Hakan Ünsal, Ümit Davala ve Bülent Korkmaz’ın olduğu kadroda Galatasaray’da top koşturan bir futbolcuydu. İyiydi. Çalışkandı.
Ancak tipi korkunçtu. Parantez bacağı geçtim; Bacakları sanki iki üç defa bir sola bir sağa kıvrılır vaziyetteydi.
Sokakta bu tür bacaklara sahip bazı kızların mini etek giydiğini görünce “Neden?” diyorum. “Neden çirkinliğini ön plana çıkarıyorsun ki?” Halbuki sütun bacaklı bir kızın mini etek ile endam etmesi heyecanlandırıcı bir hadisedir.
Suat bacaklı kız; niye mini etek giyiyorsun?

 

-Sokak kedileri. Yaygındırlar. Genel itibari ile sevimlidirler. Şehri farelerden falan uzak tutarlar. Falan filan… Şimdi kedileri anlatacak değilim. Yalnız sokak kedilerini bilenlerin orman kedilerini bilmemeleri bana biraz garip geliyor.
“İstanbul’un ormanlarında kedi yaşar mı?”
Yahu şehrin içinde yaşıyorsa ormanda niye yaşamasın?
Yalnız bu orman kedileri biraz farklı olabilir. Yani görüntü ve vücut olarak sokak kedileriyle birebir olsalar dahi çok daha saldırgan olabilirler.
 

-Amerikanlar Pele’yi bilmiyorlar! Maradona’yı bilmiyorlar!

 
-Haydi kötülük düşünelim köşesi:
Kömür ile çalışan araba yapmak. Evet. 2022’de kömür ile çalışan araba yapmak. Normal standartlarda bir arabayı kömürle çalışır hale getirmek. 200 kilo kömür ile Brüksel’den İstanbul’a gelebiliyor. Hem de standart arabalarla aynı hız limitlerini yakalayabiliyor. Egzost her ne kadar filtreli olsa da muazzam bir karbondioksit salınımı yapılıyor. Bu arabalar çok ekonomik olduğu için yaygınlaşınca Dünya’nın iklimi iyice yandan yiyor.
Yahu 100 Lira’ya 5.000km yol yapıyorsun… Kim istemez ki bunu?
Tabii… Kömürü sıvı hale getirip bu projeyi hayata geçirmek için çabalayan bilim insanları harıl harıl çalışıyorlar.

 
-Geçende bir kuş gördüm… Resmen konuşuyor. Yani öyle “Babacım, cici kuş” falan demenin dışında, resmen cümleler kura kura, insanmışçasına konuşuyor. Şaşırdım tabii. Ve ancak o esnada pek ilgimi çekmedi. Başka bir mevzuyu kovalıyordum o sırada. Ben böyle ilgisiz davranınca kuş bir dellendi: “Resmen konuşuyorum lan burda denyo! İnsan bi şaşırır lan!” şeklinde tepki gösterdi. Konuşan kuş stalker yani musallat oldu. Geceleri camımın önünde konuşuyor falan. Anlatması da hiç bitmiyor ki arkadaş. Ben tabii tepki vermiyorum işin daha da cılkı çıkmasın diye. Belki ben kuşlarla çok samimi olmayı sevmiyorum? İllâ dost canlısı mı olucaz? Heidi dağ gülü mü olalım layn?!

 
-Bindiğin otobüste uykuya dal. Son durakta uyan. Aslında 3 durak önce inmen gerekiyordu. Otobüsten inmezsin. Ve ancak şoför “inmeniz gerek” der. İnersin. İnerken de sorarsın “Geri dönerken üçüncü durakta bırakırsın beni değil mi abi?” dersin. “Kartınızı yeniden okutmanız lazım.” der. Oh c’moon! Kartın yetersiz miktardır. Oh c’moon!

 
-Adam şikayet ediyor. Belli ki alınmış. “Mekke’ye gayri müslimleri almıyorlar!” Yahu bunu da ben mi söyleyeyim? Basit yav: Girişte şehadet getir… gez, toz, dolaş… sonra çıktıktan sonra istersen yine eskisi gibi takılırsın. Senin bileceğin iş. ‘Bizi içeri almıyorlar!’ Salak mısınız siz? Şehadet linguistik açıdan bu kadar zor mu geliyor size?

 Mekke deyince; dedim ve sıkılmadan ve ancak üzüntüyle diyorum: Mekke sıradan bir gökdelen meskeni haline getirilmiştir. Sıradanlaştırılmıştır Mekke. Halbuki Dünya’nın ilk yeşil şehri olsaydı? İstanbul’daki dev tarihi çeşmeler gibi çeşmeler… misgamber kokan ağaçlar, çiçekler, çayırlar, muazzam camiler… Babil’in asma bahçeleri gibi doğa merkezleri.

Kimilerinin çok kızdığı Museviler Kudüs’ü gökdelene mi boğdu? Yoksa çivi bile çakmadan evvel binbir takla mı atıyorlar?

 Mekke’de hüküm sürdüğü için Halife olduğu iddiasında bulunan Suud hakkında ne denir ki? Aslında, gerçekçi olmak gerekirse, Suud olmasının talihsizliğinin yanında bu iddia pekte yabana atılabilecek ve temelsiz bir algı değildir.

 Örneğin Batı Küre şunu anlamamaktadır: Roma İstanbul’dur. İstanbul’daki otorite Roma’dır. Bu durumda Roma Müslüman olmuş oluyor. İşte Batı’nın başını döndüren ve anlamakta imkansızlığı tattığı durum budur. Hepimiz biliyoruz ki; Büyük Konstantin Roma olan başkenti Konstantinopolis’e taşır. Konstantinopolis uygarlığın merkezi durumundadır. Fatih Sultan Mehmet Konstantinopolis’i fetheder. Böylelikle Roma’ya hükümdar olur. Tıpkı Roma tahtının sahip olduğu kudrete sahip olur ve Avrupa’da kralları atamaya başlar. Bir ülkenin tanınmasının yolu Osmanlı Sultanı’nın onayına bağlıdır. İstanbul’un fethiyle uygarlığın temsili ve mutlak otorite mirası Türkler’e devrolmuştur.

Bunlar bırakın bir Batılı’nın, bir Türk’ün bile anlamakta biraz zorlanacağı mevzulardır. Konuyu bilen akademisyenler, hocalar, eksperler yazım stilindeki bodoslama üslubu komik bulabilirler. Ve ancak yine de anlatılanların gerçekliğine hak vereceklerinden eminim.

 Batı Küre nasıl ki İstanbul’un Roma ünvanını algılayamıyorsa, Mekke’ye sadece inananların girmesine izin verilmesini de aynı şekilde algılayamıyor.

 Mekke Dünya’da sadece kendine has olan bir biçimde yeşil şehir olarak geliştirilebilirdi. Harika çay bahçeleri, kahvehaneler, kütüphaneler, Dünya’nın dört bir yanından getirilmiş kuşları uçuştuğu, sokaklarında pınarların aktığı bir şehir olabilirdi. Bunun için yeterli kaynak var idi. Ancak karar vericiler çapsız oldukları için bugün Mekke bir beton yığını.

 Yahu üzülmemek elde değil ki. Fotoğraflarına bakınca insanın ağlayası geliyor. Hiç mi utanmadılar? Nasıl kıydılar?

 
-Başarı imajı yapmak. Başarılı olmak için gerekli olan bir ön çalışmadır bu. Örneğin Subway Sandviççisi kuruluşundan sonra takip eden 12 sene boyunca zarar etmiştir. Ancak sabır ile beklemiş ve işlerin çok kötü olduğundan şikayet etmemeye özen göstermiştir.

Şimdi ben ne diyeyim bu durumda? Kitaplarım acayip satıyor! Her şey harika! O kadar mutluyum ki bu kadar olur… Peki niye kendi evime çıkmadım? Eeğğm şeyden ötürü ööğğm… Evet arabamda yok… Şeyden dolayı yahu eeğmm şeyden…

Ne diyeyim ki? Başarı imajı bazen olmuyor işte. Amerika’da 6 aylık kirasını peşin ödediğim evden çıkıp içi kırmızı dışı beyaz Mustang’ime atlayınca bunu yapmak göreceli olarak daha kolay. Kolaydı yani…

 

-Dünya’yı yok etmek için fikir, proje üretmek çok zor. Çünkü çoğu zaten yapıldı.

 

Bugün 20 Temmuz 2022 Çarşamba   21:32   İstanbul     Bahadır Gezer

Türkiye Bayan Milli Voleybol Takımı Uluslar Ligi Sonuçlar

-İlk tohum. İlk filizlenen bitki… Bundan Dünya’da sadece 2 tane kaldı dersem üzülmez misin?

Bu konuyu ilgi çekici bulmak ya da bulmamak ayrı mesele. Ve ancak yine de bu mecrada yapılan ilmi çalışmalara saygı göstermek ve önem vermek aslında elzemdir.

Arkeoloji. Genellikle mumyalar ve yer altında kalmış inşaî yapılar anlamına gelir. Ve ancak ağaçların, bitkilerin ve çiçeklerin onbinlerce yıl evvelini araştıran ilim insanları çok şükür mevcut. Bu insanlar en yaşlı meşe ağacı kalıntısını buluyor örneğin. Bunu nasıl yaptıklarını açıkçası bilmiyorum. İnsan bildiğinde ve bilmediğinde “bilmiyorum” demeyi bilmeli.

Yani onbinlerce yılda tamamen toprak olmuş bir ağaç nasıl saptanıyor gerçekten anlamakta zorlanıyorum. İz bırakıyormuş toprakta. Yani toprağın şekline şemaline bir biçim katıyormuş. Dünya üzerinde, karada ilk filizlenen tohumun hangi bitki olduğunu öğrenmek istemez misin? Sen istersin, ben isterim, neredeyse hepimiz isteriz. Peki niye soruya cevap bulmuyoruz o zaman? Kabiliyetimiz yetmiyor. Bazı şeyleri tüm insanlığın istemesi o şeyleri olur hale getirmiyor. “İnsanlık birleşse şunu yaparız, bunu yaparız.” Geçiyorsun o işleri. İnsanlık birlik olduğunda bile birçok şeyi maalesef beceremeyeceğiz.

Aral Gölü’nün, Dünya’nın en derin gölünün tamamıyla kurumasına engel olabildik mi? Yoksulluğu, baskıyı engelleyebildik mi? Buzulları koruyabildik mi?

Hepimizin… Tüm insanlığın bir konuda hem fikir olması bazen sonucu değiştirmiyor.

Ancak temamız ilk tohum. Unutmamak gerekir… Bulunmuş en eski memeli canlının kaydı mevcut. Dilerseniz internette hızlı bir arama ile bunun hakkında sonuca ulaşabilirsiniz. Yalnız şimdiden bir ön bilgilendirme yapayım: En eski memeli canlı fosili 315 milyon yıl öncesine dayanıyor. Bin değil. Milyon. 315 milyon yıl.

2022 © bahadirgezer.blog Bahadır Gezer Tüm Hakları Saklıdır.

-Amerikan Başkanı herkesçe sevilmek durumundadır. Sadece Amerika’da değil, tüm Dünya’da sevilmelidir. Çünkü öbür türlü kendilerine karşı nefret oluşur. Eğer ABD Başkanı kendini Dünya’ya sevdiremezse nefret odağı haline gelir. Bipolar bir vaziyet: Ya sevileceksin, ya da nefret edileceksin. Ve nefret edenler nefret ettiklerinde öldürmeyi bile hedefleyebilir. Tarih öldürülen Amerikan Başkanları’nı yazar. Her ne kadar birçok iyi adam görevini yerine getirmiş olmasına rağmen azımsanamayacak sayıda Amerikan Başkanı öldürülmüştür.

 

Amerikan Başkanı popüler olmalıdır. Amerikan Başkanı sevimli, espritüel ve güvenilir olmalıdır. Amerika’nın desteğini almış olan ABD Başkanı, bunun ardından tüm insanlığın beğenisini toplamalıdır.

 

“Amerikan Başkanı Dünya’ya şirin gözükmek için abidik gubidik şeyler yapmalıdır.” demiyorum. Ve fakat Dünya’nın ilgisinin Amerikan Başkanlığı’na yönelik olduğunun unutulmaması gerektiğini söylemeye çalışıyorum. Bugün Yunanistan Başbakanı bir açıklama yaparken örneğin Sudan’ı incitecek ifadeler kullanırsa Sudan vatandaşlarının bundan haberi bile olmayabilir. Ve ancak ABD Başkanı Yunanistan Başbakanı değildir. Söyledikleri küresel olarak işitilir. Bu sebeple Amerikan Başkanı Dünya’nın en dikkatli kişisi olmak durumundadır.

 

Diğer ülkelerdeki siyasiler bir açıklama yaparken “Acaba Dünya buna ne der?” tasasını taşımazken bu ABD Başkanı için aynı değildir. 2016 yılında Türkiye’nin yönetim kurulu başkanının “Benim getirmek istediğim başkanlık sistemi üniter devlet yapısı içinde işlemez diye bir kaide yok. Bunu ilk ortaya atan da ben değilim. Tarihte bunun örnekleri var. Örneğin hitler Almanyası.” dediğinde bırak Dünya’yı, Türkiye bile çalkalanmadı.

 

Amerika sempatik olmalıdır. Antipatik değil.

 
(Annem ve babam sofraya çağırıyorlar…)


 
Bugün 16 Temmuz 2022   Cumartesi    18:28     İstanbul      Bahadır Gezer    

Bahadır .app Bahadır Gezer Aplikasyon