Akla mukayyet olanın oluşuna en ihtiyaç duyulan anlar. Satranç tahtasında süvari olan ve ancak piyon hamleleri yapanların hal-î hükümranlığı gırla durumda.

Az evvel 11 Mayıs 2022 tarihli gazeteyi okudum. Baş sayfada son günlerin en hararetli tartışma konusu göçmenler var. Bir grafik var haberde. Daire biçiminde, pasta biçiminde bir grafik. Üzerinde Türk’ün göçmen hakkında ne hissettiği ile ilgili istatistik var. Buna göre Türkler’in %79’u göçmenler hakkında “ülkelerine dönsünler” diyor, %20.6 ise “fikrim yok” diyor, %0.4 ise “kalsınlar” diyor.

Yahu aklımı yitirmek üzereyim. Bu kadar ırkçı, bu kadar dışlayıcı, bu kadar acımasız ve gaddar bir tutumu belki Danimarka’ya yakıştırabilirim. Ve ancak Türk Milleti bu konuya nasıl bu kadar ayıp bir hâl ile bakıyor olabilir?

Fransa “Nijer uyruklular evlerine dönsün” dese, İtalya “Libyalılar’ı geri göndereceğiz” dese ne derdin Türkiye? Hatta ne derdin değil; ne dedin Türkiye?

Düğmeye bas ve hatırla: Suriye’de halk tam bağımsızlık ve Esadlar Despotluğu’na son için çabalarken Esad’ın Mig jetleri çoluk çocuk sivillerin üzerine bomba yağdırmaya başladı. Bölgenin birincil gücü olan Türkiye’nin sınır komşusunda günde yüzlerce, binlerce insan ölür hale geldi. Esad’ın acımasız askeri harekatında Suriye toplam nüfusunun %6’sı Hakk’ın rahmetine kavuşuyordu. Peki Türkiye… semi-küresel güç ve bölgenin otoritesi… Ne yaptın? Ne yaptık?

“Aman bize bulaşmasınlar!”, “Bu olaylardan uzak durmalıyız!”, “Müdahale edersek ekonomimiz batar!”… Türkiye’nin muhalefetiyle iktidarıyla aynı sesi ortaya çıkardık o zamanlar: Aman Türkiye Suriye’de savaşa girmesin! Fakirleşiriz!

Gerçek ise şu idi: TSK 72 saat içerisinde Şam’a girip Esad’ı farklı bir ülkeye gitmek zorunda bırakabilecek güce haiz idi. Türkiye’nin derdi karar veremeyenlerin karar merciinde olması idi. Son 20 yıldır Türkiye’nin uluslararası siyasi temeli: “etliye sütlüye karışmama politikası.”

Eğer Türkiye Suriye’de akan kanı durdurmak için davransa idi ne 5 milyon Suriyeli evinden olacak, ne binlerce Suriyeli Arap çocuğu ölmeyecekti, ne de ekonomik olarak bu kadar yıpratıcı bir sürecin içinde bulmayacaktık kendimizi.  

Doğruyu yapmamanın getirdiği götürüler vardır: Türkiye Suriye konusunda yapması gerekeni yapmadı. Doğru dürüst bir devlet komşusunda kan gövdeyi götürürken askerini kışlada tutmaz. Meksika’da ulusal çapta kıyım olsa Amerikan Ordusu durup izleyecek mi sanılıyor? İrlanda’da anarşi başlasa, terör tüm ülkeye yayılsa İngiltere Silahlı Kuvvetleri oturup izler mi sanılıyor?

En ezik tutum: “Amerika, İngiltere engel oldu bizim davranmamıza!”

Göçmenleri geri gönderme üslubu AB’nin genel tavrına uyan bir üsluptur. Ayıptır. Terbiyesizliktir. Demek ki bazı standartlarda AB'yi çoktan yakalamış ve hatta geçmişiz! 

Bunun yerine Türkiye AB ile müzakereler yapmalı ve bu göçmenlere AB kapısının açılmasını sağlamalıdır. Türkiye’nin yapması gereken budur. Kalkıp “Göçmenleri kovun!” diyen çiğ yaklaşımdan uzak olan ve gerçek yapıcı tutum budur.

Türkiye AB’yi ikna için medyatik çaba göstermelidir. Türkiye’deki göçmenlerin belli bir kısmına AB sınırları dahilinde yaşam hakkının verilmesi yönünde diplomatik mesai yapmalıdır Ankara.

%79 olunca manyaklık normal addediliyor he mi?

Koskoca ülke, Türkiye bunu açık açık tartışıyor yahu… Hakikaten gündemden vurgun yiyor insan be!

12 Mayıs 2022    Perşembe  02:04      İstanbul     Bahadır Gezer

-Katolik sünnet olmak istediğinde önce hangisine gider? Hahama mı? İmama mı?

“Hangisi yakınsa ona.”

Uzaklık açısından mı? Yani konum olarak hangisi yakınsa ona gider anlamında mı?

“Hayır. Tanışıklık açısından hangisi yakınsa ona anlamında.”

 

-Şimdi şöyle bir soru sorsam: Doğa Partisi? Siyasi parti anlamında söylüyorum. Çok böyle bir gerçeklerden uzakmış gibi görünüyor değil mi?

Yahu Marmara kuruyor biz şebelek gibi bakıyoruz. Marmara’yla neredeyse aynı büyüklüğe sahip Aral Gölü kurudu, o coğrafyada otorite olan devletler kılını bile kıpırdatmadı. Evet, ben arabamın deposuna benzini nasıl alabileceğimi düşünmenin sıkıntısı içinde Marmara’ya mı bakacağım? İşte sorun bu! Evet kardeşim! Bakacaksın! Bakacağız! Af edersiniz ancak Marmara, benzin fiyatlarından önemlidir. Binmeyelim arabaya ama Marmara kurumasın!

Müsilaj deniliyor. Deniz balgam yapmış yani. Tıpkı sigara ve farklı dumanlardan etkilenen solunum yolları gibi yeşil yeşil balgam yapıyor deniz. Sanki deniz nefes almakta zorlanıyor. Bu konunun bir kere haberi yapıldı. Sonra durum kroniğe bağladı. Artık umursanmıyor bile. Doğayı iyileştirmek bir yana, korumuyoruz bile. Geçtiğimiz yıl Akdeniz Bölgesi’nin tümünde etkili olan dev ormanlar yangınından sonra ne tür bir rehabilitasyon çalışması yapılıyor belli bile değil.

Müsilaj konusunda durum şöyle görünüyor: Haliç kirden arındırıldı. Bu esnada Haliç’in dışına taşınan pislik Marmara’ya yöneldi. Bununla beraber Yassıada’daki inşaat molozu, şusu busu Marmara’ya atıldı. Böyle olunca Marmara’da bu durum ortaya çıktı.

Vatandaşın gündemi bu konuya fazla eğilemiyor. Yani bir tarafta doğa, öteki tarafta “sOROS çocuğu”. Hangisinin ilgi çektiği ortada. Ayrıca doğa ile ilgili söylemler lümpen bulunur. “Başka derdi yok, ağacın börtü böceğin derdine düşmüş.” der yüksek bilgili ve tartışılmaz doğru olan irade.

 

-Denizin keyfini çıkarmak: Yazı Karadeniz’de denize girerek açıyorsun. Sonra atlıyorsun helikoptere ve Ege’ye gidiyorsun. Önce Gökçeada, sonra Marmaris… Denize giriyorsun… Ve vücut Karadeniz ile bir kıyaslama yapıyor. Sonra Akdeniz’e geçiyorsun. Anamur’a. Orada da denize giriyorsun. Suyun kıvamını Karadeniz ve Ege ile kıyaslıyor bünye. Denizin teni sanki her coğrafyada farklıdır. Bir mevsim de 3 denize girmek ne kadar güzel bir olaydır.

 

-Zor durumdaki şahin: Adam bildiğin çölün orta yerinde yanında getirdiği şahini salmış. Şahin kanatlanıp uçmaya ve uzaklaşmaya başlamış. Şahinin aklından geçen uzak bir yerlerde konacak bir ağaç ya da sarp bir kayalık bulmakmış. Burada soluklanacak ve sonra sahibinin yanına dönecektir. Hesap budur. Ancak çölde bir tane bile ağaç ya da kaya bulunmamaktadır. Her taraf alabildiğince kumdur. Şahin “Bu kadar uzağa kadar uçtum. Konup soluklanacak bir yer bulurum diye buralara kadar uçtum. Şimdi direkt geri dönsem takatim beni zorlar. Konacak bir yer bulamazsam mahvolurum.” şeklinde düşünedursun gerçekten de bu koskoca alanda konulabilecek tek yer sahibinin omzu imiş. Birde sahibinin yanına eli boş dönmemesi gerekliliği şahini iyiden iyiye strese sokmuş. En azından bir fare ya da yılan avlamalı imiş. Hayvan stres yaşar mı sorusuna bu durum bir cevap olabilir belki

-Bu mevzu yetişkinlere yönelik olarak kabul edilebilir:

Evli, genç bir çift. Evlenmelerinin üzerinden 4 yıl geçmiş. Fazla uzatmayacağım. Burada birilerinin evlilik hayatını anlatacak değilim. Şöyle bir durum gerçekleşiyor; adam bir gün karısının gizlice internet üzerinden kullanılmış iç çamaşırı sattığını öğreniyor! Deliye dönüyor tabii! Kadına diyor ki “Sen ne hakla?!”. Kadın diyor ki “Gerçekten kullanılmış iç çamaşırımı vermiyorum. Ordan burdan satın aldığım çamaşırları kullanılmış gibi yutturuyorum.” Kadın bunu durumu makulleştirici bir unsur olarak görüyor. Adam kadını hemen orada boşuyor ve sonra boşanma davası açıyor. Kadının kazandığı tüm parayı alıyor. Birde üzerine manevi tahribattan ötürü tazminat alıyor. Mahkeme kadını yapmakta olduğu iş sebebiyle zengin statüsünde görüp bir de aylık nafaka bağlıyor. Adam bildiğin zengin oluyor. Kadın ise yıllarca iç çamaşırı satıp bu adamın parasını ödüyor.

Nasıl hikaye? Berbat öyle değil mi? Ancak gizlice iç çamaşırını satan, gizlice striptiz videosu çekip farklı isimlerle yayınlayan o kadar çok insan var ki gerçekten şaşırırsınız. Siz de onlardan biriyseniz şunu söyleyeyim: ben sizi ayıpsamam. Ben daha ziyade sizden bu şeyleri para verip satın alan sapık kitleyi eleştirebilirim.

 

-Garip bir enstantane: Hepimiz “hat trick” nedir biliyoruzdur diye ümit ediyorum. Futbol maçında aynı futbolcunun rakip kaleye 3 gol atması olayı. Aynı olay buz hokeyinde de var. Amerikan Ulusal Hokey Ligi maçlarında bir oyuncu 3 gol atınca tüm taraftarlar şapkalarını sahaya atarlar. Çünkü “hat trick”. “Hat” şapka demek. “Trick” marifet demek. Yani “hat trick” bir anlamda “şapka marifeti” demek. Çünkü bu yapılınca herkes şapkalarını sahaya atar. Enstantane ise şu:

Bizim elemanı Amerikan bir arkadaşı maça götürüyor. Maç bu ya, evsahibi takımdan bir oyuncu 3 gol atıyor. Bizimki ortama yabancı. Ne olduğunu anlamakta güçlük çekiyor ve herkesin şapkalarını atmalarına şaşırıyor. Bu esnada arkadaşı “Hat trick olunca herkes şapkasını sahaya atar!” deyince hemen hızla şapkasını sahaya atıyor. Sonra gol sevinci son bulurken görevliler şapkaları toplamaya başlıyor. Bizimki soruyor: “Geri gelecek şapkalar değil mi?” ve aldığı cevap sebebiyle ani bir krize giriyor: “Ne alakası var? Şimdiye kadar şapkayı geri almayı düşünmedim bile. Belki çıkışta bir stand falan yaparlar şapkaları yığıp ama sanmam. Giden şapka gider yani anlayacağın.” Bizimki bir anda ateşleniyor: “Ne diyosun lan! 400$ olm o şapka! Parasını versen bulamazsın! Klasik orji şapka lan o!” bu şekilde bağıra bağıra tribünden sahaya doğru yöneliyor. Bağırıyor Türkçe olarak “Çekilin lan! Çekilin!” ve buza atlıyor. Bu esnada görevlilerden birinin kendi şapkasını aldığını görüyor. Hemen düşe kalka yanına gidiyor ve adamın elinden şapkayı almaya çalışıyor. Adamda bu ya! Vermiyor şapkayı! Diretiyorlar buzun üzerinde. Ve bu esnada dikkat çekmeyi de başarıyorlar. Bizim eleman adama hafif yollu bir vuruyor ve şapkayı alıyor. Ancak bunu gören tribündeki taraftarlar salon görevlisinin darp edildiğini düşünerek bizimkini yuhalamaya başlıyorlar. Bizim salakta “Eeeh! Fuck you lan!” diyerek tribünlere el hareketi çekince olanlar oluyor: linç. Kapalı alan linci. Buz hokeyi taraftarı linci. Olaydan sonra doktorlar bizimkinin vücudunda kırılmamış kemikleri sayıyorlar.

“Şapkayı kurtarmış mı?”

 

-Eski ABD Başkanı D. Trump bir inşaat devi olarak Amerika’ya inşai yapı kapsamında ede ede bir duvar hediye edebildi. Kendisi hakkında ilk akla gelecek düşünce; Bugünkü Trump 5 yıl önceki Trump’tan daha güçlüdür. Çünkü arada başkanlık yapmıştır. Ve kendi kişisel menfaatini her şeyin üzerinde gören, iş hayatı boyunca yolsuzluk yapmaktan ve bunu anlatmaktan çekinmeyen bir zihin ABD Başkanlığı yaparsa ne olur? Zenginliği sınırsız hale gelebilir. Şaka yapmıyorum: sınırsız ekonomik varlıktan bahsediyorum. Bu sebeple Trump ile ilgili eleştirel konuşurken ve hatta düşünürken biraz dikkat edilmesi gerektiği kanaatindeyim.

Peki neydi şu duvar konusu? Meksika-ABD sınırına yapılan bir duvar. Amerikan Başkanı’nın ısrarlı isteği üzerine yapılan duvar. Peki nedir bu Meksika sınırında olan? Önce ona bir bakalım: Amerikan-Meksika sınırında kaçakçılık hangi yöndedir? Önce bunu bilelim; tabii ki Amerika’dan Meksika’ya yönünde. Her gün binlerce Amerikan yapımı akıllı telefon herhangi bir vergiye tabi tutulmadan sınırı kaçakçılık yoluyla geçmektedir. Amerika’da bu yolla tüm Güney Amerika’ya akan elektronik malzemesinin miktarı milyarlarca Dolar’ı bulabiliyor. Yani zannedilmesin ki Amerika Meksikalı göçmenleri durdurmak için bir adım atmıştır. Hayır, konu bu değil. Konu vergisiz kaçırılan Amerikan yapımı mallar. Bunun yanına araba kaçakçılığı da girmiştir. Meksika-Amerika sınırına bakılırsa bu genellikle düz ve sert zeminli çöldür. Yani sınırı bir araç ile geçmek için illa bir yola ihtiyacınız yok. Bu yolla sayısız Amerikan yapımı araba Güney Amerika’ya akmıştır. Yahu IPhone Amerika’da 4.000$, aynı telefon Arjantin’de 6.000$. Niye? Çünkü uluslararası ticaret yükümlülükleri var ve bu bir masraf. Ama Amerika’dan 4.000$’a alınan telefonla bedavaya sınırı geçip bundan kâr elde etmemek için biraz tembel olmak gerekiyor.

 

-Dolandırıcılık. Adam çarpmak. Cukka. Ancak kötü anlamda değil. Robin Hood gibi örneğin.

Konu pratik. O sebeple hızlı anlatıyorum: Biz Türkiye olarak “Anadolu’da petrol bulduk!” deriz. Aslında petrol falan bulduğumuz yok. Bir alanı telle çevirip ortasına bir kuyu açarız ve petrol çıkarıyormuşuz gibi yaparız. Bu esnada Azeri’den aldığımız petrolü yurt dışına Türkiye petrolü diye satarız. Deriz ki işte şu kadar milyar varil rezervimiz var. Yalan. Yok öyle bir rezerv. Ancak Dünya bizi petrol sahibi ülke olarak tanıyınca küresel petrol fiyatları belirlemede etken hale geliriz. Böylece fiyatlardaki dalgalanmalardan muazzam para kaldırabiliriz. Milyon değil, milyar değil… Trilyon Dolar miktarından bahsediyorum ben. Yapılması mümkünsüz değil. Dünya’ya gacırt gibi bir kazık olur. Ama o kadar da olacak artık.

 

-ABD’de marihuana yasallaştırıldı. Benim bir sorum var: Marihuana yasal olmadan evvel satıcılıktan hapse girip 15 yıl ceza yatmakta olan kişinin cezası iptal mi oluyor yani? Yani marihuanadan hüküm giyenler affedildi mi? Cidden bilmiyorum. Gugıllamayacağım. Ben bir Google tembeliyim. Google’da arama yapmak sıkıyor beni.

 

-İngiliz Devleti gerçekten bir numunedir. Demokrasi olduğunu söyler ve ancak cap canlı bir monarşidir.

Bugün İngiltere’ye bakınca şöyle bir korkunç tablo var: İngiliz derin devleti resmen ve bilfiil kraliyet ailesini rehin tutmaktadır. Hatta işine geldiğinde kraliyet üyelerini öldürmeye kadar bile giden bir İngiliz Devleti’nden bahsediyorum. Prenses Diana’nın öldürülme şekli halen herkesin aklında.

Yine de İngiliz saltanat ailesi bu ünvanı lâv etmek imkanına sahiptir diye düşünüyorum.


-Lezbiyen hatun otomatikman bakire olmuş oluyor mu?
 

-Şimdi ne olur? Chris Rock ile Will Smith birlikte film yaparlar bence.

Bugün  27 Mayıs 2022  Cuma   20:48   İstanbul     Bahadır Gezer 

Üzüntüyü anlatmanın herhangi bir rahatlama sağlamayacağı bir durum. 17 Mayıs 2022 Salı günkü Cumhuriyet Gazetesi’nin 10. sayfasında küçük bir haber tümüyle aynen şöyle; “İstanbul Beyoğlu’nda topladığı 70 kilogram madeni parayı değerinden fazla kazanmak için kilosu 70 liradan hurdacıya satan kişi yakalandı. Polis işyeri sahibi Ramazan Y. ye paraları getiren Meshud A. yı gözaltına alarak polis merkezine götürdü. Emniyet’e götürülen şüpheliler hakkında ‘Türk parasının kıymetini koruma kanuna muhalefet’ suçundan adli işlem yapıldı.

Bu ekonomik olarak çökmüşlüğün göstergesidir. Türk Lirası kendi öz değerini bile temsil edememektedir. Madeni paradaki metal o paranın temsil ettiği değerden daha yukarı çıkmış vaziyettedir. Bu batmışlıktır.

Dikkat kesilip değişim için haykıracağımız yerde gündemde yer alan terbiyesizlik seviyesine şok olup kitleniyoruz. Türk İçişleri Bakanı, muhalif bir siyasi parti liderine “Soros çocuğu!” diyor?! “oros çocuğu” diyor yani. Yani diyor ki; anlamamak imkansız.

George Soros kötü bir adam değildir, aşırı gerçekçi, rasyonalist bir küresel kapitalisttir. Onun vasfını yalnızca uluslararası bir spekülatör olarak tanımlamak hataya sebep olabilir. Ancak konu bu değil. Konu “sOROS ÇOCUĞU!”.

Bu muyuz biz yahu? Bu kadar edepsiz, pis, yoz, kalitesiz, terbiyesiz, ahlak yoksunu muyuz?.. Bu kadar şerefsiz miyiz biz yahu? 4000 yıllık devlet geleneği olan Türk Devleti yüksek makamı böyle laf eder mi?

“Ananı…” “al da git lan burdan!”… Ancak o “ananı” vurgusu ile başlayan cümlenin hangi anlamı ifade ettiği açıktı.

Aslında gerçek Türkiye böyle mi? Bu kadar pis miyiz biz?.. Bu kadar seviyesiz ve asillik yoksunu muyuz?.. Küfürbaz? Dolamacı? Bu olanları tebessümle izliyoruz. Bildiğin iğrenç miyiz biz be?

İranlı para kaçakçısı hakkında “Onun ben önüne yatarım”a varacak kadar açıklama yapan Devlet Bakanı!..

Yahu vıcık vıcık mıyız be?

Amerika’nın bana kalırsa en önemli icadı ampuldür. Ne alaka?

“Parti amblemleri tesadüfi şeylerdir” denilirse anlarım. Öyle midir? Ya da ince imalar ve temel manaya sahip bir mesaj mı taşır? Eğer öyle ise; niye ampul? Niye Amerika’nın bir numaralı icadı?

Gerçek şu ki Cumhuriyet Gazetesi’nde yer alan o küçücük haber bitmişliğimizin simgesidir. 2021 yılında yayınlanan Semitik kitabımda ve www.semitik.com sitesinde anlatıldığı gibi acil çözüm seçeneğini hatırlattım.

“Soros çocukluğu” kavramına odaklanmış gündeme sahip ülkede çözüm ihtimali ve hatta kesinliği barındıran fikir ile öneriler pek ilgi görmüyor.



Ağzımdan kaçtı: “Azınlık olmak için çoğulluk olmak gerekir.” Çoğunluk değil. Yani bir ülkede herhangi bir grubun azınlık olabilmesi için o kitlenin oldukça kalabalık olması gerekir. ABD’de yaşayan 1.200 Burma kökenli kişi azınlık değildir örneğin. Yahu 300.000.000 kişiden 1.200 tanesinden bahsediyoruz. Azınlık olmak o kadar kolay mı?



Her gezegende çok güzel bir kız vardır. Bir tanrıça çekiciliğine sahip olan bu kız bulunduğu gezegenin ruhunu taşır ve gezegenin kişiliğini temsil eder.

“E Neil Armstrong Ay’a gitti. Görmedi öyle bir şey?”

Aslında Ay’da gezegen gibi değerlendirilebilir. Ancak yahu eğri oturalım doğru konuşalım: Neil Armstrong bildiğin tipsizdi. Yani bu kız gezegen güzelliğini taşıyan kız; niye o kadar tipsizle yakınlaşsın ki? Ayrıca Apollo Projesi kapsamında daha sonra Ay’a giden astronotlarda genel itibariyle tipsizlerdi. Yanlış anlama; çok iyi mühendis, operatör, pilot, bilim insanı ve fazlasıydılar. Fakat tipsizlerdi. Üzgünüm ama benim bahsettiğim kızlar bu tipsizlikle yanyana gelmezler.

“Mars’a Leonardo Di Caprio gidiyormuş…”

Akıllıca.



İran Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhuriyetine kast ederek uluslararası ambargoyu sınırdaki Kürt aşiretleri vasıtasıyla ve yani kaçakçılıkla delip AKP’ye maddi kaynak sağlamak yoluyla Türkiye’yi teokratik bir ülke rayına oturtmaya çalışarak aslında kendisine de zarar verdi. Şu anda İran AB ile komşu olabilirdi. Avrupa Medeniyeti yine Fars sınırlarına dayanabilirdi. Binlerce yıl sonra tekrar.

Ancak İran’daki hakim güçlerin gözünü bürüyen bir paranoyası var: “Bir Müslüman ülke olan Türkiye’nin cumhuriyeti yaşatması bizde de iç karışıklıklara ve daha fazla özgürlük taleplerine yol açmakta. Bizdeki çağdaş akım destekçileri “Türkler yapabiliyorsa biz de yapabiliriz!” demekteler. Bu tehlike bizim rejimimizi sonlandırabilir. Bununla mücadeleyi yerinde ve yani Türkiye’de yapacağız. Türk yönetimi ne der bu işe?”  -Önüne yatarım-



CHP muhafazakardır. Cumhuriyetin ilkelerini korumak en birincil önceliktir. Milliyetçilik, devletçilik, halkçılık, inkılapçılık, laiklik, cumhuriyetçilik. Bunları muhafaza etmek CHP’nin ilk gayesidir.



Anca yönetimsel yolsuzlukla ekonomi bu kadar kötü olabilir.



İmam-hatip okulları. Makul ve çağdaş ülkeleri ele alırsak bunun karşılığı Peder okulu oluyor. Bir tane, iki tane, 3 tane tamam. Güzel. Ve ancak tüm okulların %80’nini böyle yapmak? İşte o biraz cazırdak bir durum.



Mülteciler ile ilgili “Geri dönecekler” söylemi “Geri döndüler” yalanına temel atmak gibi mi nedir?



Kimine çocuksu gelebilir: Ben F1 yarışlarını çok severdim. Her ay mutlaka F1 Racing dergimi alır ve yarıştaki takımlar ile ilgili bilgi toplamaya çalışırdım. Cumartesi ve Pazar günleri öğlen saatlerini NTV’de yayınlanan yarışlara ayırırdım daima. Kendime Formula1 ile ilgili hedefler belirlemiştim: Türkiye olarak önce sağlam bir yerli oto sanayi ürünü olan ve Türkiye patentli arabalar üreteceğiz. Daha sonra bu işletme bir F1 takımı kuracak. Mercedes ile, Ferrari ile yarışacak. Honda ile yarışacak, Renault ile yarışacak. Ayrıca Türkiye’de yarış koşulacak. İstanbul’da.

Bu konuda ise düş kırıklığı yaşadım. İstanbul Formula1’e ev sahipliği yapmaya başladı. Ve ancak şehrin dışında bir yerlerde yapılan alakasız bir suni parkur tercih edildi. Pist güzeldi. Pilotlar ve araçlar her açıdan sınanıyordu. Ve ancak benim istediğim Monako’daki gibi İstanbul’un sokaklarında Formula1’in koşulmasıydı. Sanırım ve yani galiba hepimizin beklentisi buydu. Olmadı.



Afedersiniz; porno sitelerine kredi kartı bilgilerini giren sığır benim hakkımda konuşuyormuş. Hiçbir şey hakkında konuşmasa daha iyi olur.



Şimdi arzdaşlar, buraya neden toplandığımızı ve olağan takvimin niye dışına çıktığımızı hepiniz hemen öğrenmek istemektesiniz. Haklısınız. Uzatmayacağım. Konu şu: ABD Federal Bankası taşınabilir bir para basma makinesi yaptı. Bu makine sırt çantasına sığabiliyor. Ve resmi Birleşik Devletler parası basabiliyor. Dikkatinizi çekiyorum: sahte para değil. Şu anda sahip olduğumuz bilgiye göre dakikada 5.000 Dolar basabiliyor bu alet.

Çalacağız. Ve ancak nasıl çalacağız? Fark ettirmeden her gün bir saatliğine mi çalacağız? Ya da direkt çalıp haftalarca bizde durmasını mı seçeceğiz? Bunun hakkında ve diğer ihtimaller hakkında bir fikir teatisi yapmalıyız.



İlk kolonize edilecek gezegenin Mars olması nasıl bir ilmî salaklıktır? Mars bir gezegen olarak ele alındığında göreceli olarak geleceği Dünya’ya göre daha tehlikede bir gezegendir. Atmosferi Dünya’ya göre neredeyse 6 kat daha incedir. Peki amaç insanlığın devamlılığını muhafaza etmek ise ne diye daha güvenli gezegenler tercih edilmiyor?

İnsanlık ilk gezegenler arası yerleşimini ölü bir gezegende mi kuracak?

Türkiye’de uzaydan bahsetmek “Adamın gerçeklikle bağlantısı yok” gibi ezik bir tepki getirdiğinden ötürü bu konuyu fazla uzatmamaya çalışıyorum.

Ancak şu bir gerçek: gezegenler arası yerleşim için kaynak aktaracak olan ülkeler bir mevzuata ihtiyaç duymaktadır. Gezegenlerde ülkelerin temsili halen çözülmüş bir konu değildir. BM’nin bu konu hakkında oturum yapmışlığı bile yok. Böyle bir ortamda uzaya yatırım yapmak çok riskli olabilir. Yani ekonomik açıdan. Bütün yatırımı yaparsın, projelendirmeyi gerçekleştirirsin ve Jüpiter’e gidip gelebilmenin yolunu bulursun ve ancak Jüpiter’de her ülke ile aynı oranda mülk edinebilirsin. Bu adil mi?



Amacım ayıpsanacak bir şey yapmak değil. Bunu belirterek şu konuyu gündeme getirmek istiyorum: nah çekmek anlamına gelen el hareketini hepimiz biliyoruz diye tahmin ediyorum. Bu el hareketinin patent hakkını devletimize kazandırmak iyi olabilir mi? Nah hareketi birçok farklı ülkede Türkiye’de taşıdığı anlamı taşımamaktadır. Türkiye’de bu hareket “İstediğini benden veya başkasından kesinlikle alamayacaksın” anlamı taşır. Bu anlamı ile patentlesek güzel olmaz mı? Biz patentlenebilir değerlerimizi ancak Yunan bize ait şeyleri patentlediğinde fark edebiliyoruz.



Birbirimizden saklamak gereksiz: 20 yıldırlık hükümet milli bayramların kutlanmasına zorunluluktan katılım gösterir bir görüntü sergilemiştir. AKP genel başkanı başbakan olduğu ilk yıllarda milli bayramları yurt dışında geçiriyordu. Unutulabilir şey değildir.

Terör örgütü PKK’nın flamaları birçok caminin avlusunda kendine pankart olarak yer bulmuştur. Bu süreç içerisinde camilerde Türk Bayrağı asılmadığına tanıklık ettik. Bütün camiler söz kesmişçesine Cumhuriyet Bayramı’nda Türk Bayrağı asmamak konusunda birlik oluşturdular. Bunlar görüldü.

Bugün 19 Mayıs 1919. Yüreği memleket sevgisi, Türk aşkı ile dolu olan bir komutan İngiliz işgali altındaki İstanbul’dan çıkmayı başarmış ve stresli bir yolculuğun ardından Samsun’a varmıştı. Anadolu karman çorman vaziyette idi. Azınlık çeteleri etrafa dehşet saçıyor, işgalci İtalyan ve Fransız birlikleri halka zulüm ediyorlardı. Türk Hazar Denizi’nin doğusuna itilmek isteniyordu. Durumun vehameti nasıl tasavvur edilebilir ki? Devrin en güçlü devletleri İngiltere, İtalya, Rusya ve Fransa’nın Anadolu’ya aynı anda saldırması. Ülke içinde “Mücadele edilemez, şartlarını kabul edelim.” sesleri çıkmaya başlamış ve Osmanlı Hanedanı temsilcisi kendi haklarının korunmasının garanti altına alınması talebiyle işgalci kuvvetlere karşı durmamayı seçmiştir. Unutmayınız; Hasan Tahsin bir sultan değil, gazetecidir.

1919’da millî mücadele fiilen başlamış, bir hükümet görev süresi olan 4 sene sonra 1923’de vatan düşmandan temizlenmiş ve cumhuriyet ilan edilmiştir.

Bunları söylemeye biraz utanıyorum. Ve ancak yine de söyleyeceğim: TSK Genelkurmay Başkanlığı Arşivi’nde yer alan Atatürk’ün kendi tuttuğu günlüklerinden notlarda anlatılan bazı detaylar Büyük Gazi’nin inancî açıdan ne kadar naif, mütevazi ve tutkulu olduğunu gözler önüne seriyor. Eğer herhangi bir meşguliyeti olmayan bir gecesi olacaksa, o gecede mutlaka bir hafız tarafından okunan Kutsal Kitab’ı dinlemeyi tercih ediyor. Kahve, banyo, kitap okumak, etüd etmek (örneğin Fransızca) ve dua. Notları okunduğunda Mustafa Kemal Atatürk’ün zamanını iyi değerlendirmek için yaptığı bunlar görünüyor.

Maalesef bugün Türkiye’de “Siyaset sahasını İslamlaştıracağız!” diye bağırınanlar bunu olmasa bile İslam’ı siyasallaştırmayı başarmışlardır. İnanç teşhiri, inanç şovenizmi tavan yapmıştır. Boynuna dev bir haç asıp ana avrat küfürlerle dolu şarkılar söyleyen 50Cent gibi.

Milli duruş ve milliyetçilik sanki inanç karşıtlığı gibi algılanır oldu. Ulus devlet yapısının Ümmet kavramı ile çakıştığı izlenimi oluşturulmaya çalışılıyor. 17 Mayıs 2022 Cumhuriyet Gazetesi’nde ki köşesinde Özdemir İnce şunu söylüyor: “…ulus devletler döneminde ‘İslam Ümmeti’ diye bir şey yoktur. Hayaldir.” Bu radikalist yaklaşımdır. Farklı ulus, millet, kavimlerin birlikteliğinden oluşan İslam Ümmeti, olmak için herhangi bir resmî belgelendirmeye ihtiyaç duymaz. Pakistan-Hindistan sürtüşmesinde kimi destekledin? Pakistan tabii ki. Çünkü Ümmet. Aslında bilincimiz ve vicdanımız buna yatkın. İslam Ümmeti’nin olmadığını söylemek ve ulus devlet yapılanması ile Ümmet’in çatıştığını söylemek manasızdır. Ümmet’i meydana getiren uluslar olduğuna göre önce ulus kavramı korunmalıdır. Milliyetçilik Ümmet’in yapı taşı olan ulusu yüceltir. Bu anlamda milliyetçilik Ümmet’e hizmettir.

19 Mayıs 1919. Samsun. Bu noktada şunu düşünebiliriz: 4 tane millî bayramımız var. 23 Nisan Meclis ile ilintilidir. Mekan Ankara’dır. 19 Mayıs Anadolu’da Türk teşkilatlanması ile ilintilidir. Mekan Samsun’dur. 30 Ağustos zafer ile ilintilidir. Mekan Dumlupınar’dır. 29 Ekim cumhuriyettir. Mekan yine Ankara’dır. Tabii ki aslî mekan yurdun her köşesidir. Ve ancak millî bayramlarımızın böyle yöreleri de var. Bu bir gerçek. Bu yerler devletimizi kuranlarca özellikle tayin edilmiştir. Allah muhafaza bir daha işgal tehlikesi ile yüzleşecek olursak vatan sathını korumada bu coğrafi duruşun belirlediği noktalarda direncimiz kırılmaz olmalıdır.

Her Türk’ün 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun. Gençlik genç kalsın. Kupalar yurda gelsin, madalya törenlerinde İstiklâl Marşı çalınsın inşallah.

19 Mayıs 2022  Perşembe   22:36    İstanbul    Bahadır Gezer

Bahadir app

-Balina tarafından yutulup yenilen adamın hikayesini bilirsiniz diye tahmin ediyorum. Ve ancak bildiğimiz şeyleri hatırlamakta çok abes bir durum değil. Balina tarafından yutulan adam hikayesi kimisine çok klişe ve çok bayat gelebilir. Bence zevkli bir hikayedir aslında.

Kaba hatlarıyla hatırlarsak: Adam bir dev kambur balina tarafından yutulur. Bazıları tarafınca tartışılır: Balıklar su içer mi? Cevap evettir. Bunun yanında balinalarda su içer. Balinanın midesinde, gırtlağa yakın olan üst kısımda bir kesecik vardır. Bu kesecik balinanın damıtıp temiz suya çevirdiği su ile dolar. Balina bu yolla su içer. Adam balinanın midesinden çıkamamaktadır. Çünkü balinanın boğaz yapısı içten dışa çıkımı tamamen kapamaktadır. Adeta dev bir kaya buna engel olmaktadır.

Adam balinanın tatlı su keseciğinden su içerek hayata tutunur. Ancak balinanın yediklerini sindirmek için salgıladığı asit adamın derisine zamanla zarar vermeye başlar. Adam balinanın yediklerini yiyerek ve balinanın suyunu içerek hayatta kalır. Bir ümit besler. Birilerinin balinayı yakalamasını ümit eder. 2 yıl geçer. Evet… Balinanın içinde iki yıl. Balinanın iç asidinin kendisine az zarar vermesi için yöntem geliştirmiştir. Balinanın yediği balıklar ile bacaklarını sararak asidin derisine mümkün olduğu kadar az tesir etmesini sağlamaya çalışmış. Ve birgün…

Bir gün balina bir kıyıda karaya atmış kendisini. Karaya oturmuş yani. Ve ancak bu kıyı kimselerin görmediği gitmediği bir yerde imiş. Olay adamın kurtuluşa yaklaştığı hissini verse de durum kötüymüş. Adam halâ balinanın içinde. Ve ancak balina ne yemek yiyor, ne de su üretiyor. Adam ise dışarı halen çıkamıyor. Balinanın çürümesi aylar alabilir. Adamı bir stres alıyor.

Kimine göre adam kurtuluyor. Kimine göre ise adam balina ile beraber çürüyor. Her açıdan bu o adam açısından bakıldığında berbat bir hikaye. Balina içinde 2 yıl ne yahu?

-Nükleer güvenlik mevzusu bana pek şaka kaldırır bir konu olarak görünmüyor. Milyonlarca ve hatta milyarlarca insanın hayatını ilgilendiren, gezegenimiz Dünya’yı ortadan kaldırabilecek bir tehlike olarak beliren nükleer silahlarla ilgili bazı ihtimalleri göz önünde tutmak ise faydalı olabilir.

Nükleer turizmi. Hiç duydunuz mu böyle bir şey? Buna göre belli turizm firmaları belli zamanlarda, belli özel yerlerde nükleer silah patlatmaktadır. Turistler eğer bu manzaraya tanıklık etmek istiyorlarsa turizm acentalarının sunduğu kampanyalardan faydalanabiliyorlar. Yani bir nükleer silahın patlayışını güvenli mesafeden görmek için para veriyor insanlar.

-Tattoo telif hakları. Adamın sırtına bir dövme çalışması yapılmış. 3 boyutlu ve farklı perspektif derinlik açılarına sahip sürreal bir çalışma. Tamamlanması 10 ay sürmüş.

Adam daha sonra televizyona çıkmış. Ulusal gündem oluşturan bir yarışma programına katılmış. Burada sırtındaki dövme tüm ülkenin gündemini oluşturur hale gelmiş. Herkesin dilinde bu dövme varmış. Hatta adam sırtının pozlarını vermiş ve adamın sırtı ile sırtındaki dövmenin fotoğrafları posterler haline gelmiş. İnsanlar akıllı telefonlarının arka planlarını bu resmi ekler olmuş. Adam dövmesi acayip meşhur olmuş. Bu sayede adam da zengin olmuş.

Peki ya dövmeyi yapan kişi? Kendisine yönelen birkaç yeni müşteri dışında bir kazancı olmuş mu işin? Yayınlanıp satılan posterlerdeki dövmeyi kendisi yapmasına rağmen bunların satışından herhangi bir pay almış mıdır dövmeyi yapan?

-Uzay. İnsanlık yaklaşık 80 senedir uzaya çıkıyor. Uzayda kalıyor. Uzayda araştırma yapıyor. Uluslararası Uzay İstasyonu falan var.

Peki ben soruyorum: Uzaya hiç kuş çıkarıldı mı? Meselâ bir bülbül. Küçük bir kuş yani. Öyle kartal falan değil. Bu kuş uzay ortamında nasıl uçacaktır kimse merak etmiyor mu? 80 koca senede uzaya bir kuş götürmemek büyük manyaklık. Dünya’nın uçan bir canlısının yerçekimsiz uzay ortamında nasıl bir refleks sergileyeceğini görmek mutlaka bize katkı sağlayacaktır.

Bu arada bir konuda ayık olmamız gerek: Dikkat çekiyor mu bilmiyorum ve ancak İngilizce uzay dili olmaya başladı. Yani Mars’a koloni kurulmasından falan bahsediliyor. Bu tür oluşumlarda yaygın dil İngilizce olacağından binlerce yıllık insanlık tarihi gelecek yönlü ele alındığında İngilizce’nin insanlık dili olması ihtimali ortaya çıkmaktadır. Sadece lingua franca demiyorum. İnsanlığı temsil eden dil olmasından bahsediyorum.

Bu çerçeveden bakılırsa uzay çalışmaları aslında ulusların varlıklarını koruyabilme meselesidir. Dilimiz yaşasın istiyorsak gezegenler arası hale gelebilmeliyiz.

Konu hakkında Türkiye açısından en gerçekçi yaklaşım AB içerisinde yer alarak AB’nin uygulamakta olduğu uzay programlarının parçası haline gelmek gibi görünüyor.

-ABD’de göz ardı edilmeye çalışılan bir durum var: Kongre baskını ve yağması birşeylerin sonu idi. Bunun üzerinde durulmamaya çalışılıyor. Ve ancak gerçek bu: Kongre baskını birşeyin bitimi idi.

Üzücü olan mevzu şu: o gün Washington’da Smithsonian’da biriken insanların sayısı birkaç bini geçmiyordu. Yani Smithsonian Martin Luther’in zamanında olduğu gibi hınca hınç dolu değildi. Pek kalabalık sayılmayacak bir kalabalık Kongre’yi tehdit ediyordu. Ancak şaşırtıcı olan şudur: Ortada polis yok idi! DCPD memurları tabloda eksik idi. Saldırganlar ile Kongre arasında bir kalkan duvarı oluşturan bir polis uygulaması görülmedi.

Zaman bize “Kongre baskınından beri…” cümlesinin devamını gösterecektir.

-Dünya Barışı bize çok uzak bir kavram gibi ezberletilmeye çalışılır. Dünya’da barışın ve huzurun hüküm sürdüğünü düşünmek çok hayalperest bir yaklaşık olarak gösterilir.

Ve ancak şu unutulmamalıdır: İnsanlık tarihinin en gerçekçi yaklaşıma sahip şahıslarından olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk bu konu ile ilgili fikrini açıkça beyan etmiştir. Ona göre: “Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerini milletlerarasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği çağı alacaktır.”

Lütfen unutulmasın; bu hayatını hayatın getirdiği gerçeklerle mücadeleye adamış olan bir asker, bir devlet adamı, bir öğretmenden gelen bir tespittir. Bulutların ötesinde ve ulaşılması imkansız bir şey değildir Dünya Barışı.

Şöyle bir soru sorayım: Hangisi daha gerçekçi bir yaklaşımdır? Savaş Çağı mı? Barış Çağı mı?

-Katar’da düzenlenecek olan Dünya Kupası’nın en kritik noktası güvenlik olarak görünüyor. Terörizm ile çalkalanan, iç savaşlarla ve kıyımlarla kaynayan bir coğrafyada sonuçta Katar. Bunun yanında Monako Avrupa için ne ise Katar’da Ortadoğu için o olarak görünüyor.

Katar diken üstünde bir Dünya Kupası deneyimi olacak.

-Kendimi Amerika hakkında olumsuz, eleştirel ve hatta nefret duyan bir hissiyat içine gark etmeye çalıştım. Nedir Amerika hakkında söylenen en kötü şey?

“Amerika şeytandır!”… Sanırım en kötüsü bu. İran’da falan söyleniyor genellikle. “Şeytan” diyor Amerika’ya. Yahu; şeytan bazen görünür, evet. Halüsinasyon olarak ya da rüya olarak, herhangi bir olayda ya da eşyada görünebilir şeytan. Ancak şeytan ülke suretinde olamaz. Kutsal Kitaplar’da ülkelerin şeytan olabileceği anlatılmamıştır.

Yani Amerika’ya şeytan demek siyasi bir seviyesizlik olmanın yanında edebi bir tutarsızlıktır. Tam bir manyak yaklaşımı.

İsteyen inanır, isteyen inanmaz. Ve fakat Dünya’da bu açıklamalara ihtiyacı olan insanlar mevcut.

-Anti Space Craft… Uzaysavar… Basit mantık ile yaptığımız şu: Uzaya mermi atmak. Hani bizim Ortadoğu coğrafyasında düğün gibi zamanlarda havaya bolca ateş edilir ya? Bizim Türk Uzay Hamlesi bu mantıkla hareket edebilir belki. ABD, Rusya, AB ve Çin’in izlediği uzay programlarından biraz farklı bir yaklaşımla biz önce bir mermiyi uzaya nasıl çıkarabiliriz sorusuna cevap arıyoruz. Örneğin yani.

-Türkiye Birinci Futbol Ligi’ne neden Süper Lig deniliyor? Yani yıllardır sindiremedim bunu. Ne dandik, ne yalapşalap bir kelime seçimidir bu? “Süper” Bu ne be? Süperman. Ben bugün Süper Lig olarak adlandırılmış olan lige Türkiye 1. Futbol Ligi demeye alışkınım. Ayrıca bu daha net bir ifade.

Ultra Ligi, Mega Ligi, Süper Ligi vs… acayip saçma yaklaşımlar.

Ve ancak asıl konu bu değil şu anda. Şu anda asıl konu 2023 yılında Türkiye Lig şampiyonu olmanın farklı bir anlam taşıması. Önümüzdeki yıl oynanacak Lig serüveni Türkiye tarihinde en akılda kalan sezon olmaya adaydır.

Ben bir Beşiktaşlı olarak önümüzdeki sezon takımımın şampiyon olmasını diğer sezonlara oranla daha fazla istiyorum. Transfer sezonunda ne yaşanır şu an bilmiyorum. Ve ancak durumumuzun pek iyi olmadığı aşikar.

Ben Beşiktaş’ın Iverson Hamlesi gibi bir girişimde bulunmasını hayal ediyorum. Hatırlanırsa NBA’deki sporcular genel grev kararı aldıkları sene Iverson Beşiktaş Basket Takımı’na gelmişti. Ve adam dehşetti. Zaten basketbol tarihinin en önde gelen isimlerinden olan bu adam Beşiktaş’ın uluslararası maçlarında tek başına 50 sayı falan atıyordu. Şaka değil. Gerçek. Hepimizi gördük bunları. Adam tek başına maçı sırtlıyordu. Durdurulamıyordu.

Buna benzer bir hamleye futbolda ihtiyacımız var. Guti, Mario Gomez, Queresma ayarında yıldızlara ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Dünya Kupası öncesinde kupa esnasında tüm dikkatleri üzerine toplayabilecek futbolcuların tespitinin yapılıp bu sporcuları Siyah-Beyazlı yapmanın yolları aranmalı diye düşünüyorum.

Bir sporcu Türkiye’ye getirilirken sadece para teklif etmeyi düşünmek minimal bir yaklaşım olabilir. Adama Maslak’ta bir rezidansta 45. kattan bir daire ver bakalım ne hissedecek? İstanbul’da arsa ver, arazi ver bakalım ne hissedecek?

Düşünceler nasıl şekillenirse şekillensin, gerçek olan şu ki; Türkiye’nin 100. yılı olan 2023 yılı Türkiye Futbol Süpper Ligi’ni kazanma mücadelesi farklı bir önem taşımaktadır.

-İUA™… İnsansız Uzay Aracı™.

-Dövmek dayak yemekten daha yorucu

-Bazen sokak kedileri kendi aralarında restleşirler. Hani şu “Miyaaauuu!” , “Maauuuvvv!” diye birbirlerine bağırındıkları zamanı diyorum. İki kedi kavga etmenin eşiğinde birbirlerine bağırıp durmaktadır. Eğer durum müsaitse bu durumu bazen izlerim. İzlemenin yalnızca bir tane motivasyonu vardır: eninde sonunda birbirlerine vuracaklardır. İşte bu beklenti ile sabredip izlemeye koyulurum. Bazen 10-15 dakika boyunca mavlayıp, muvlayıp bağırınırılar. Dövüş en fazla birkaç saniye sürer. Bir anda ikisi patileriyle birbirlerine şiddetli ve seri kombinasyonlarla vururlar. Ardından kavga sona erer.

Aslında birbirlerine vuruş hallerine bakınca insan şunu düşünüyor: bunlar tehlikeli sayılabilecek tırnakları olan hayvanlar. Yani bu yumruklaşma esnasında gözlerini kaybetme olasılıkları oldukça yüksek.

Bunu düşünürken tek gözü görmeyen oldukça fazla sayıda kedi görmüş olduğum aklıma geliyor.

Yani sadece yaygara kopardıklarını düşündüğümüz kedilerin kavgaları kendi içlerinde oldukça tehlikeli sayılabilir.  

-Pandemi süreci en çok ellerimi hırpaladı. Gün boyunca defalarca ellerimi yıkayıp, sürekli antiseptik dezenfektan kullanışım ellerimi yordu.

Bu süreç içinde edindiğim bazı huyları gelecek zamanda da koruyacağım gibi görünüyor. Örneğin dışarıdan eve gelen her şeyi kolonya ile spreylemek. Pahalı ve ancak rahatlatıcı bir uygulama. Gazete mi alıyoruz? Her sayfasını tek tek kolonya ile spreyliyoruz. Süt tozu mu aldık, bir paket tuz mu aldık? Hemen spreyliyoruz kapı önünde.

Maden suyu mu aldık? Önce spreyliyoruz paketi. Sonra içinden her şişeyi çıkarıp tek tek su ve sabun ile yıkıyoruz. Sebze ve meyveyi kolonya ile spreylemiyoruz. Onları su ve gerekirse sirke ile temizliyoruz.

Bundan vazgeçebileceğimi pek sanmıyorum.

Pandeminin bittiği yönünde bir algı mevcut. Benim yaptığım basit bir hesaba göre Türkiye’de her 75 kişiden biri Korona virüsü taşıyor. Virüsü taşıyan her 100 kişiden birinin hayatını kaybettiğini düşünürsek ülkedeki her 7.500 kişiden birimizin Covid-19 sebebiyle yaşamını yitirdiği sonucu ortaya çıkıyor. Tabii bu çok kaba bir hesap. Hesapta baz alınan değerler şöyle; Günlük Korona virüs test sayısı: 150.000. Günlük pozitif test sonuç sayısı; 2.000. Günlük yaşam kaybı sayısı: 20.

7.500’de 1 kimine az bir oran olarak görülebilir. Ve fakat virüs sebebiyle ölümün ne kadar olası olduğunu gösteren bir istatistiktir.


-Kuş çiçeği.

Bunun için önce dairesel bir kaba kuş yemi koyuyoruz. Sonra bu kabı bol miktarda kuşun ortasına koyuyoruz. Kuşlar kabı dairesel biçimde sarar vaziyette yemlenmeye başlıyorlar. Yukarından bakınca kabın tam ortasında hepsinin kafası birbirine değmekte, gövde ve kanatları dairesel bir simetri ile yukarı bakmaktadır. İşte bu esnada kuşların resmini alırız tam üstten olacak biçimde. Çiçek gibi görünmektedirler. Biraz aşağıdaki fotoğrafı andırıyor…



  

Bahadır Gezer .com website bahadir gezer

İyi, iyilik ve iyilere…

Bugün 9 Mayıs 2022  Pazartesi   02:21      İstanbul   Bahadır Gezer 
  

​Bu site SSL sertifikalıdır.    This site is SSL certfied.

2022 © www.bahadirgezer.blog Bahadir Gezer Tüm Hakları Saklıdır.

Bahadır Gezer siyasi tercih İYİ parti

Türkiye bozulmuştur. Ülkenin yapısal kişiliği tahrip edilmiş ve yani demografik oluşum değiştirilmiştir.

Sorumlu iktidardır.

İnsanlık yaparmışçasına milyonlarca mülteciyi Türkiye’ye almak vatana ihanettir. Eğer insanlık yapılacaksa zamanında adam gibi davranıp Suriye’ye askeri müdahalede bulunularak insanların evlerinden olmalarının önüne geçilirdi.

Mevcut iktidar bunu yapacak basiret ve omurgaya sahip değildi.

Kimine göre “Allah’ın partisi” olan AKP resmen Türkiye’yi bozdu. Yaradan’ı kullandı. İnançtan nemalandı. Kutsiyetin ticaretini yaptı.

Çare mültecileri AB (Avrupa Birliği) ile paylaşmaktır. 4 milyon göçmen tek başına Türkiye’yi bozar ve ancak 20’den fazla ülke bulunan Avrupa bu göçmen nüfusunu yapısal deformasyon yaşamadan sindirebilir.

Mülteci paylaşımı için AB ikna edilmelidir.

Ancak şu da unutulmamalı; AKP AB ile ilişkileri askıya almıştır. Yani bu çözümü de heder etmiştir AKP.

İstanbul’un bazı semtleri Türk kimliğini yitirmiştir.

Basiretsiz, kalibresiz, yobaz, bağnaz, yoz AKP zihniyeti Türkiye Cumhuriyeti’ne zarar vermiştir. Tıpkı genel başkanının itiraf ettiği gibi; AKP kitlesi kandırılmışlar kitlesidir. AKP'nin tepesi "kandırılmış" ve dolayısıyla AKP'liler de "kandırılmış"ın yönlendirdiği kandırılanlardır.

13 Mayıs 2022   Cuma   10:22       İstanbul   Bahadır Gezer