Blog’a yazmayı bıraktığımdan beri neredeyse hiçbir şey yolunda gitmedi… Borcu olanlar borçlarını ödemedi, ben edebi üretim yapacağıma yaptıklarımı silerek geri vitese takmış oldum… Yanlışlıkla dosyalar sildim falan… Sonra kaybettiğim dosyalardan birinin hatıramda kalabilen kısımlarını aşağıya yazdım.

Ve şimdi buraya yazacak vaktim olmadığı için kaybolan dosyayı hatırlama çabamı sizlerle paylaşıyorum

 

Evet efendim, kayıp dosyası hatırlamaları

“Evet efendim” dosyası 12 Mart 2017’de hata ile silinmiştir.

 “Evet efendim” adlı kaybolan dosyanın içeriğinden hatırlananlar:

 

-“İcad duştayken aklınıza gelen fikir değildir. İcad, var olan araç-gereç-malzeme ile bir soruna çare üretmek ya da iş kolaylaştırmak ve vakit kazancı sağlamaktır.” demiş önemli biri. İyi bir düşünce icad etmiş kendisi yani.

İcad demişken. İcadiye ilçesine giderken minibüste kimse “icad-iye” demiyor. Herkes “i-cadiye” diyor. Kötü espri; İcadiye’nin adı İnovasyonya diye değiştirilecekmiş.

İcad… Duşa kıyafetlerle girdim. Kolumda-bileğimde bir spor havlu bilekliği vardı. Hani tenisçiler, basketbolcular terlerini silmek için kullanıyor falan, ondan işte. Daha sonra gittim bir tane sallama poşet çay aldım. Çay torbasını bilekliğin iç kısmına koydum. Duştaki sıcak su çayı bi böyle içilir yaptı. Tek yapmam gereken bilekliği biraz emmekti. 2 malzeme: Poşet çay, bileklik. Mekan: Banyo.

Tabii icadı güncellemek gerekiyor: Özel üretilen bileklikler sayesinde bitki suyu banyosu yapılabilmesini sağlayan ürünleri piyasaya sunmak. Bileklikler sünger gibi bir kumaş maddeden üretilir. Elastikliği vardır. Bitki çayı torbasını bilekliğin iç kısmına koyarız. Sıcak su bileklikten sıkıştırma ve emme yoluyla çıkmaktadır. Emişken olan bileklikler farklı, dışa emişsiz renkli su bırakan bileklikler farklı materyalden üretilebilir.

Eğer bunu biri benim için üretebilirse kendisinden en az 20 emişken bileklik, 30 renkli su bırakan bilekliği tanesi 30 Liradan toplam 1500 (Bin beşyüz) Lira tutarında alım yapacağımı taahhüt ediyorum.

 

-Bir vatoza söz verdim: Nasıl ki biz insanlar için suya dalış ekipmanı var ise, kendisi için de sudan dışarıda (karada) nefes almasını sağlayacak ekipmanı üretebileceğimize söz verdim.

Nasıl olabileceği hakkında fazla bir bilgim maalesef şu an mevcut değil. Yapana “Vay canına!.. hürmet! Helal be yahu!” demekten başka ne diyebilirim bilmiyorum.

Asıl zor olan, bu ekipmanın takılı olduğu deniz canlılarının ağız ve anüslerinin halen açık kalabilmesi ve kullanılabilir olması.

 

-Böyle sanki seri mucit modunda bir ton şey not almışım ama şimdi böyle sürekli ilim-bilim modunda olmak biraz sıkıcı geliyor bana. Bu dosyayı daha evvel kaybetmemiş olsaydım tekrar yazmam gerekmeyecekti ki not aldıklarım kaybolan dosyanın tümü kadar olur mu, oldu mu bilmiyorum bile ama bence olmadı, çünkü kaybolan dosya 80-90 A4 sayfası kadardı ki not aldıklarım bu kadar değil galiba. Ama tam 2 haftadır kaybolan dosyadan aklıma gelenleri sağa sola yazdım- not ettim. Ve şimdi o notlara bakınca görüyorum ki, icadî notlar ilk sıraları almış. Mesela;

Işık Bombası.

Oldukça net. Barut bombası gibi ışık bombası. Şöyle bir şey: bazen ampül patlar, hepimiz biliyoruz herhalde. Hani o patladığı an böyle bi flaş ışığı gibi bir şey oluyor ya saniyeden kısa bir süreliğine? İşte patlayan ampülün çok daha kuvvetli ve hatta yıkıcı düzeyde olanını yapmak.

Mesela;

Uzay Bisikleti. Kas gücü ile enerji üretip uzayda seyahat imkanı sunan araç.

Mucit zekası ile düşünmek bazen zevkli olabilir ama cılkını çıkarmamak gerekiyor. Yinede nedense kaybolan dosyadan aklıma ilk gelenler genellikle bunlar oldu.

 

-Tıp. Kritik cerrahi müdahale öncesi ellerin yıkanması: su+sabun+su+ateş

Ateş olarak gaz ateşi daha makul görünüyor. Mum ateşi miktarı doktorlar açısından makul el yıkama donanımı sunmuş olacaktır.

Doktor için dezavantaj: El kılları yanacaktır.

 

-Üretip insanlara giydirebilmek istediğim t-shirtler var. Örneğin “Sperman” baskılı t-shirt. Sonra kocaman © sembollü t-shirtler. Bunlar kişinin dışarıya karşı verdiği mesajdır. “Kopya edilemez” anlamında bir t-shirtle sokaklarda dolaşmak sürekli insanların fotoğraflarını çekmeyi huy edinenlere de engel olabilir. Bir başka t-shirt ise kravat timsali büyük bir ünlem işareti ki noktası hemen bel üstünde oluyor falan…

 

-Sinopsis: ABD’de bir bağımsız Başkan adayı seçimlerde %49 oy alır. Demokrat aday %25,5, Cumhuriyetçi aday %25,5 buçuk oy alır. Bağımsız aday egoist, dangalak, su bile kaynatmaktan aciz, karizmatik, zengin bir kereste imiş. Bu sebeple tarihte ilk defa Cumhuriyetçiler ve Demokratlar birleşip oylarını %51’ini yaparak ilk koalisyon Başkanı’nı ofise koymuş olurlar.

Abartılı hayal: Dünya o vakitlerde değişik bir hal almıştır. İngiltere Başbakanı Leydi Shirenne ve Rusya Başkanı Kıril İbrahimov -ofis hizmetleri esnasında/iktidardayken- evlenmişlerdir. Devletler düğünü destansı olmuştur.

 

-“Hey ahbap?”

“Hı? Ben mi? Nooldu?”

“Sımitsonyan’daki tikilitaşın yanına dev bir totem diksek güzel olmaz mı?”

“Senin kafan mı iyi, totem etrafında çok koşup dans mı ettin ya da?”

“Niye ki?”

“Hangi kabilenin totemi dikilsin peki?”

“Vaaooov adamım! Süpeeer! Artık birçok dev totem dikmek için sebebimiz var!”

 

-“Ne yapıyorsun Coğn?”

“Naapiim Vili? Öylece tikiliyorum işte.”

“Öyle sebepsizce duruyon yani?”

“Yaa Sem’i bekliyorum.”

“Niye ki?”

“Aşağı gitti sigara almaya.”

“A? İyiymiş. Ben de aşağıdan geliyorum.”

“He? İyi.”

“Sem bi paket malbora sigaradan dal satıyodu bizimkilere.”

“Ne? Nasıl?”

“Ben tanesi bi dolardan iki dal aldım.”

“Lan? Benim paketimdi lan o!”

“Boşver Coğn. Olan oldu. Artık gitsen de paket gitti zaten. Al burdan yak bi tane.”

“Ulan işe bak ya.”



“Ya ne diycem Coğn?”

“Ne diycen?”

“Hani şu basket maçlarında, molalarda sahaya çıkan çiğrlidırlar var ya?”

“Evet?”

“Onlar ponponlarıyla parkeyi temizleseler domalık vaziyette, iyi olur bence.”

“Hmm… Hem faydalı da olur. İyi fikir Vili.”

 

-Tavuk mu önce gelir, yumurta mı?

Önce horoz gelir.

 

-Dünya’nın Kuzey ile Güney yarımkürelerinde suyun dibe gidişinde oluşturduğu girdap yönünün farklı olduğunu biliyoruz. Bir denge söz konusu. Terazisel bir denge. İki aykırı ağırlık birbirini dengeliyor. İki farklı kütle ya da hacim… Ne dersen… Ama sonuçta iki taraf var.

Buzulların erimesi bu denge oranında bozukluğa yol açtığında ve iki tarafta da girdabın aynı yönde akması gerçekleşince Dünya’yı 2 bin, 3 bin metrelik dalgalar bir anda, saniyelerde yerle bir ederken suyun ani hareketinin yol açtığı hava basınç dengesizliği dalgaların erişmediği yerde olanları sanki bir saniye de bir kişiyi deniz seviyesinden aniden Everest’in zirvesine taşımış olsak elde edeceğimiz etkiye kapılırlar ve basınç farklılığından telef olurlar.

Felaket bir tablo. Bir çay bardağı kadar daha buzulun ermesiyle iki taraf arasında ki denge yıkılınca insan tabii bir sinir krizi de geçirmiyor değil.  

Bu Kuzey-Güney girdap yönü olayı rahmetli Barış Manço’nun bize yıllar önce öğrettiği bir şeydi. Velhasıl kelam, bu girdap mevzusu hakkında şöyle tarihi dialoglar da mümkündür:

“Kaptan Kolomb?”

“Evet, nooldu?”

“Efendim, yaptığımız hesaplara göre Dünya’nın denizinin en güvenli olduğu rotayı bulduk. Bir tane bile girdap olmuyor. Neredeyse dalga bile olmuyor. Kuzey ile Güney’in sularının sınır çizgisi. Yani Dünya’nın tam ortasındaki çizgi. Biz ona ekvator diyoruz. Eğer bu rotayı seçersek tam güvende olacağız.”

“Olmaz.”

“Ama kapt…”

“Olmaz dedim. O rota çok uzun. Dünya’nın en şişkin olduğu yeri diyorsun. O rotaya yetecek kadar erzağımız yok.”

“Dönüp erzak tazeleyebilir ve yeniden sefere çıkabiliriz.”

“Oldu! Kardinallere de ‘Gezdik tozduk ve döndük’ deriz! Git! Çık dışarı!”

 

-Ya bir tanıdık vardı. Tek kaştı bu. Ama öyle böyle değil. Burnunun üzerinde ki kısımda, gözlerinin üzerindekinden daha fazla kaş vardı.

Birgün bu okula değişik bir şekilde geldi. Sağ ve sol kaşlarını aldırmış ve sadece ortasını bırakmıştı. “Kaş bıyığı” diyordu ultracık.

 

-Okyanus dibine sıçan balina:

“Deniz canlıları için büyük ama doğa için dev bir adım. Bugün bir deniz canlısı yüzeyde sıçtığı boku deryanın en derin noktasında zemine oturtmayı başardı!”

 

-Adını yazmak için kasmak istemediğim bir gezegende balina gibi canlılar var… ama farklı tabii… ağızlarından uygun bir kıyafetle içeri girildiğinde düşünce hızı ile uzayda seyahat ediliyor… Ama ehli çok zor.

Ehliyetsiz kullanınız.

 

-Yine balina:

“Kıyıya atlayan balinayı çok iyi bir takibe alıyoruz. Ve yaklaşık 20 dakika sonra, balinanın akan ilk gözyaşını yere değmeden şişeliyoruz.”

“Niye?”

“Medikal faydası var, ondan.”

 

-Bir dilemmam var:

Sağımdan kalkmak istiyorum.

Sağımdan kalkmasını istiyorum.

Üçlemim ise şu;

Aynı anda kalkabilelim istiyorum.

 

-“Merhaba hocam, nasılsınız?”

“Şu adamı izliyorum.” Pencerenin dışını göstermektedir.

“Hmm. İlginç hocam, ağacın her dalına dokunmaya çalışıyor.”

“Evet, bir ona bir buna. Boyunun yetiştiği her dalın özellikle ucuna dokunuyor. Şimdiye dek 20-30 dala tutunmuştur.”

“Göğsündeki çantada bir cihaz var hocam.”

“Aa? Evet.”

“Hocam sanırım ağacı bir enstrüman gibi kullanarak her uca uygun notayı basabilmesini sağlayan bir cihazı var.”

“Hadi canım!”

Hemşire gelir: “Doktor Bey, sizi triatlondan çağırıyorlar.”

 

-“Napıyon abi?”

“Hiç ya. Şurdaki köpeği izliyorum.”

“Heeğ. Şu adamın attığı sopayı alıp getiren iti diyon.”

“He, evet.”

“Ne var bunda izlenecek abi?”

“Ba bak… Sopayı aldı ama götürmüyor.”

“Evet abi, adam kudurdu ‘gelsene lan’ diye bağırınıyor.”

“Aha orda bi kedi var. Bak kediyi kovalamaya başladı!”

“Ahanda sıkıştırdı kediyi. Çıkmaz sokak abicim. Kedi s.çtı.”

“Lan?! Köpeğe bak! Ağzında ki zopayı bırakmadan zopaynan dövüyor kediyi!”

“Abi evet! Isırmadan sopayla lambudu lumbudu dövüyor kediyi!”

“Vay be!”

 

-“Iıııh… Nerdeyim ben?”

“Uyanmana sevindim dostum. Hastanedeyiz.”

“Sen de kimsin?”

“Oda arkadaşınım ahbap. Ayrıca geldiğin hale göre oldukça iyi durumda olduğun belli oluyor.”

“Ne oldu bana?”

“Pluto’dan gelen bir casus olduğunu ve insan ve Dünya tabiatını öğrenmek için çalışan bir insan kamuflajın olduğunu söyledin. Gerçekten garipti. Sözde seni insan tabiatına katmak için 3 göbek ötenden genetik yatırım yapılarak doğman sağlanmış ve düşünce yolu ile Pluto’ya insanlık ve Dünya ile ilgili bilgi göndermek falan gibi bir görevin varmış. Öyle söyledin.”

“Ne diyon abi sen?”

“Harbi diyorum.”

“Ulan? Tımarhane mi burası?”

“Ona yakın bir şey.”

“Ah, her yerim acıyo.”

“İğnelerdendir dostum.”

“Çok susadım.”

“Hemşireyi çağıralım abi… Hemşireee! Süleymaniye Hemşire!”

“Süleymaniye ne lan?”

“Hemşirenin adı dostum.”

“Süleymaniye diye isim mi olur lan?”

“Nadir var- Nadire var, Samim var- Samime var, Hayri var- Hayriye var. Süleyman var- Süleymaniye neden olmasın?”

“Of! Hemşire taşmış.”

Hemşire gelir; “Uyanmanıza sevindim. Ben Süleymaniye Hemşire. Hafta içlerinde her gün sabahtan akşama kadar burada, sizinle ilgileniyor olacağım.”

 

-Düğümler, bağlar, bağcıklar…

Tellakların insan vücudu ile düğüm atabildikleri söylenir.

Bu arada hamamla ilgili bir diyalog:

“Bak.”

“Bu ne torbası abi?”

“Bu 8 yılda biriktirdiğim hamamda keseden çıkan kirler.”

“Ne diyon abi sen?”

“Yarım kilo bile etmedi lan 8 senede!”

“Ne? Ne kadar ki abi?”

“327 gram!”

“Temiz adammışsın abi.”

 

-Çakmağımı çaktığımda çıkan kıvılcım gazlı ipe deyince ateş yanıyor. Bildiğin Zippo çakmak. Bazen ateş yanarken çakmaya devam ediyorum ve:

Ateş: “Evet! Kıvılcımı bile yakıyorum!”

Kıvılcım: “Kimin kimi yaktığı biraz karıştı galiba.”

 

-Birgün, sabah odamın perdelerini açtım ve o anda bir taksi geçti. Plakası: 34 TEK 01 !.. Tekbir… Sabah sabah uyanır uyanmaz ilk ağzımdan çıkan cümle yanımda insan yok iken sesli bir biçimde çıktı: Allah-u ekber.

 

-“Neden eskiden Dünya’ya en çok benzeyen gezegen olan Mars’a gidiyoruz? Dünya’nın geleceğine en çok benzeyen gezegene gitmemiz daha doğru değil mi?”

“Efendim. Mars projesini iptal etmemizi mi istiyorsunuz?”

“Hayır. O konu artık medyaya yansıdı. Toplumsal, kitlesel beklenti oluştu ne zaman Mars’a gideceğiz diye. Ama Güneş Sistemi’nde Dünya’nın eskimiş haline en çok benzeyen gezegeni bildiğinize göre geleceğine en çok benzeyeni de biliyorsunuzdur değil mi?”

“Evet efendim.”

“Tamam. Oraya da ben gideyim ilk olarak.”

“Efendim. Tüm saygımla, ulusal güvenlik açısından sizi tek başınıza farklı bir gezegene göndermemiz doğru olmaz.”

“O zaman sende geliyorsun general.”

“Efendim, bu biraz vakit alabilir. Sonuçta Mars’a gitmemizin bir sebebi de bize en yakın gezegen olması.”

“Mars’ın bize en uzak hali başka bir gezegenin bize en yakın halinden daha uzakta diye biliyorum.”

 

-Japon bilmem ne bilmemnetronik enstitüsü’nden bilim insanları açıklama yapmış: “Yüksek çözünürlük kabiliyeti olan telefon gibi cihazlarla fotoğrafınız çekilirken avuç içinizi göstermemeye dikkat ediniz. Tavşan hareketi ya da barış hareketi gibi hareketler yapmamaya özen gösteriniz. Çünkü hackerlar bu tür fotoğraflar sayesinde parmak izi taklidi yapabiliyorlar.”

Oha yani! Oha kere oha! Bu haber ciddi ve gerçek bir haber. Gazetede okudum yahu! Demek ki bu Japon bilim insanları ileride “Yüksek çözünürlü fotoğraflar sayesinde göz-iris haritanızı hackerlar çalabildiği için fotoğraf çekinirken gözlerinizi kapalı tutunuz.” falan diyecekler. Totomato Mitsubishi Hattaro Suzuki Honda Yamaha! Yani “Bizim için no problem. Bizim gözler zaten bu şekil.”

 

-Kaybolan dosyada Dünya’nın müze oluşu hakkında birşeyler vardı. Dünya Evren Müzesi’dir şeklinde. Evren’in sırrının saklı olduğu gezegen: Dünya.

Şu biçimlendirme ile yola çıkıldığında, bu tanı şöyle daha rahat algılanabilir.

Dünya’da yerçekimi olduğunu biliyoruz rahmetli İshak Newton sayesinde. Fen derslerimizden ötürü şunu da biliyoruz: bir maddenin kütle/hacim oluşturabilmesi için merkezinden dışa doğru bir itim kuvveti olmalıdır. Uzay boşluğunda bile kütle olabilmek bu temel fen yasasına bağlıdır. Kütle demek merkezden dışa doğru itim demektir.

Bu durumda Dünya yerçekimi uygularken yeritimi de uyguluyor. Bunu canlı bir organizmaymışçasına seçici bir elemeye tabii tutuyor.

Nasıl oluyor? Evren’in bir gizemi.

Başka ne peki? Başka örnek var mıdır Dünya’nın müze olmasına? Bu soru saçma. Trilyarlarca sebep var. Ama ben yine de bir tane daha söyleyeyim:

Işığın doldurduğu bir ortamda, ışığın kapladığı bir çevrede bir nesne/canlının hareket edişinin görünebilir olması, yapılan hareketin ışıktan daha hızlı seyahat ettiği ve busayede ışık içinde bile göründüğü anlamına gelir. Ve fakat hepimiz ışıktan hızlı hareket etmediğimizi biliyoruz. Yine teme/basit fen kanunlarında mekanı dolduran ortam maddesinden daha hızlı bir şey yaparsak bu algılanabilir olur. Yani ışık dolu ortamda ışıktan hızlı hareket edersen anla ki ışıktan hızlı hareket ediyorsun.

Kafayı yemelik. Belki de iş gözdedir. Belki göz, kaynağından çıkan ya da yansıyan ışığın daha hızlı algılanmasını sağlayacak bir donanımdır.

 

-“Roman mısın?”

“Yazabilirsen…”

 

- Kısa ifade:

Adem Cennet’de istediği canlının bedenine bürünebiliyordu.

İnsan evladına da aynı kabiliyet verildi. Yalnızca Adem saniyeler içinde istediği canlıdan istediği canlıya bürünebilirken, insan evladı bunu milyarlarca yıl içerisinde yapıyor. Hücreden şimdi ki bedene yolculuk. Yani evrimsel bir yandan da aslında.

Adem’in tercih ettiği ideal insan bedeni biçimi ise Avrupa Rönesans’ında yapılan Davud heykelinden anlaşılabilir.

Daha uzun ifade’yi yazmaktan vaz geçtim.

Yani bisim bedenlerimiz tarihe ve zamana yayılmış bir değişkenlik içerisinde. Ve fakat Adem’in buraya gelmiş olduğu ideal beden zaten tasvir edildi. Buna rağmen biz insan evladları öylece işte milyarlarca yılda transforme oluyoruz.

“Ve tek yönlü?” Yani geleceğe doğru

“Şimdilirde evet?”

“Ya ileride?” Yani Davud heykeli insan beden yapısından sapma ya da buna bağlı değişiklik olacak mı anlamında

“Bilmiyorum.”

-Üçlü semaver. Ateş üstündeki bölümde kaynar su. Onun üzerindeki demlik de siyah çay, üstünde ki demlik de ıhlamur-nane. Çörek otu tabii var hepsinde, birer ikişer tane.

 

-Bilgisizlikten soruyorum: Değişik zeminler için değişik halılar var mı? Yani örneğin tahta parke için ne tip halı kullanılır? Tiftik mi? Mermer zemin için ne tip halı? Taş için ne? Laminant için ne? Granit için ne? Fayans için ne? Yani renk olarak değil de yapımında kullanılan materyal açısından halı soruyorum.

 

-Ay’a bayrak yapmak. Lefkoşa yakınlarında ki tepelerdeki dev Türkiye ve Kuzey Kıbrıs bayrakları gibi. Devasa. Ama Ay’a yapılacaklar o kadar dev ki, dolunay’da, gece Dünya’dan çıplak gözle bakıldığında görülebilecek boyutta.

 

-Uzay Dünya’ya oranla çok daha değişik bir habitat. Ses dalgalarının titreşmek için gerekli ortama sahip olamadığı yer. Yer olduğu, mekan oluğu, alan olduğu bile tartışmalı olan boşluk. Burada ne tip algıların oluşabileceğini zaman bize sürekli olarak öğretecektir diye ümid ediyorum. Örneğin niyet dalgası, düşünce dalgası denilen olayların olabilirliği. Yani Uzay’da iyi niyet, kötü niyet dalga dalga yayılıp sinyalizasyon oluşturabilirlik. Bu demek olur ki, burada yer alacak astro-kozmonotlar çok uygun bir eğitimden geçmiş, düşünce ve niyetlerini yönlendirebilen kişiler olsun.

“Efendim. Astronotlarımız artık akıllarından hiç negatif düşünce geçirmeyen subaylar halini aldılar.”

“Yani artık Uzay’a onlar çıkarsa hiçbir negatif dalga yaymayacağımız kesin öyle mi?”

“Evet efendim.”

“Yav diyorum ki acaba yanlış mı yapıyoruz?”

“Anlamadım efendim.”

“Yani biz insanlar sonuçta dara düşünce ağzına geleni söyleyen varlıklarız. Acaba doğal davranıp Uzay’a düşüncelerimiz, hislerimiz yönünde mi sinyal yollasak?”

“Efendim, insanlar birbirlerinin mezarlarına sıçmakla ilgili birbirine küfür eden varlıklar. Yani söylediğinizin iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum.”

 

-Bi prototip araç kullandım. Canlı organizma pilotun en hassas noktası ile kullandığı/kumanda ettiği bir araç. İnsan için dizayn edilen çük ile kontrol ediliyor. Çükün etrafı prezarvatife benzer ama elektronikimsi bir örtü ile kaplanıyor ve çükün aldığı yöne göre hareket ediyor araç. Ama saniyede yaklaşık 400 ışık yılı hızla hareket etmesi çükün ani kalkışları ve uyrılış yönleri falan işin içine girince dehşet bir hal alıyor. Feci bi güzellik. Ben kullanım esnasında Japon Bakire düşününce ani sertleşme yaşayınca araç kitlenme yaşadı ve heyetin konuştuğunu duydum.

“İnsan kullanımı için olumsuz değil mi?”

“Yani, o kitlenme esnasında önüne bizim gezegen çıksa ortasından delinmişti güzelim mekanımız.”

“Tehlike arz ettiği doğru. Ve fakat bunun insan tabiatının bir unsuru olduğunu da unutmazsak, insan kullanımında hata/kaza riskini de almamızın doğru olacağı kanısındayım.”

“Oldu! Milyarlarca canlılnın yaşadığı onca yeri riske atalım öyle mi?! Harikaymış be!”

Meğer simülasyondaymışım.

 

-Yarım litre su şişesini alıyoruz. İçiyoruz. İçinde kalan damlalardan bir tanesini kafamısın en üst noktasına damlatıyoruz. Jilet traşı yeni yapılmış olan kafamızda damla aşağıya kayarken, damla ile bir 360 derece dönüş sağlıyoruz kafamızda. Yani bir damla su kafamızda bir 360 derece dönüş yapıyor.

“Sensey, niye böyle bir şey yapıyoruz acaba?”

“Sor ama cevap arama, kafanda sadece bir damla, yeter mi tüm vücudunu yıkamaya. Doğanın bana sunduğunun azlığının farkında, çokluğu ve fazlalığının mutluluğunda/huzurunda. Yağmur başladığında yağmağa.”

“Sensey, ben anlamıyor, sen ne diyor?”

 

-Yahu kayıp “Evet efendim” dosyasını asd uzantılı olarak buldum. Onu doc uzantılı dosya haline getirmem gerekiyor. Çünkü şu hali 11bin küsür sayfa ve karakterler anlaşılır gibi değil. Dosyanın açılması için yardım istiyorum. Şimdi okul ile de paylaştım. Yapılır, doc olarak açılırsa umarım aradığım “Evet efendim” dosyasıdır. İnşallah 12 Mart’dan sonra kaydettiğim “Evet efendim” diğildir. Ama 12 Mart’dan evveldi bu bulduğum asd dosyasının ki o tarihlerde tek “Evet efendim” dosyası vardı.

Tamam o bi açılsın… Sonra bu hatırlama çabasına devam ederim.

 

-Uzay’da damla olayı. Yazdım mı daha evvel, “Evet efendim” de var mı bilmiyorum bile artık! Bulduğum asd uzantılı dosya o değilmiş! Ona ulaşmanın bir yolu varmış ama ınısının dınının dımbırdağını falan yapmak gerekiyor bilgisayarda.

Neydi konu? Ha, uzayda damla olayı. İşte Uzay’da bir damlayı sabit tutabilecek biçimde yerleştirebilme kabiliyeti, insanlık açısından… Öyle bir konuydu bu.

(O zaman bu dosyayıda kaybedecekmişim gibi yaziim lan)

Ayrıca al o damlayı. Evet sadece sabit bir damlayı boşluğa yerleştirebilmek hareketsiz biçimde yeterli değil. Sonra bu damlayı ikiye böl ve birini sabit tut. Yarının birini sabit tutarak diğerini Evren yolculuğuna uğurla. Vakit başlasın akmaya.

Başka ne varmış lan hatırladığım?

 

-Hagia Sophia, Haghia Sophia, Ayasofya, Haci Sofya, Hacı Sufî… bu zaten açık…

Açık ama ben bile anlamadım bunu niye yazdığımı. Ama Ayasofya’da sema muhteşem olur. Cidden. Harika olur.

Bi bilmece yazdıydım ben bi yerlere..:

Görürsün 120 adım uzağında,

Duyarsın 5 adım yanında,

Bu hadise nerede ola ki acaba?

Ayasofya.

 

Bu konu biraz da kişisel olarak bana annemle Ayasofya’nın Kraliçe podyumunda iken (evet podyum özel izleme ve katılım bölümüdür mekanda, Latince’de yani.) Ayasofya’da restorasyon vardı. Bir çekiç sesi, belliki minicik bir anahtar gibi bir şey ve vuruşların özenine bakılırsa mozaik üzerinde çalışıyor. Sesin kaynağının 100 metre uzakta görünmesi ve sesin 4 kol mesafesi uzaklığında oluşuna hayretle yürüyüşümüz.

“Modern Dünya’da akustik diye tariflediğimiz ola…”

“Ya sen sus!”

“Ne? Neden ama?”

“Bilim insanı diil misin sen hemşerim?”

“E evet?”

“Git dilim dilim bilim yap bana o zaman bi yarım ekmek hadi bakiim.”

“Yahu ne alakası var? Ben burada Dünya’nın…”

“Ya Dünya dediğin yerde 318 bin yeşil saha büyüklüğünde alanlık kısım osuruk dolu! Bunu biliyosun mu sen? Onu söyle! Biliyorsun mu?”

“Yahu… Evet var. Yani metrküp olarak ifade etseydiniz daha doğru olurdu ama anladım ne demek istediğinizi.”

“Yav sen hakkaten dangalaksın be! Nesini anladın bunun?”

“Kardeşim Dünya öyle bir açıda dönmektedir ki, eğer düpedüz 360 derecelik açıyı 90 derecelere bölse idi oluşan ses şimdiki bildiğimiz varlıkın olmasına mümkünat sağlamayabilirdi.”

“Ne diyon sen ya? Ben idrar sempılımı vermek için labaratuarı aradıydım ama yanlış geldim galiba.”

“Lan? Sen Subay değil misin?!”

“Ne subayı ya? Diyabet için idrar kabımı bırakcaktım ben.”

“Ulan Yüksek Nükleer Tıp labaratuarı bura! Koşun yanlış adama proton yükledik!”



“Evet efendim… Haklısınız. Bence de kubbe ve yarım kubbelerin ses yansıtma yöntemi ile sesi gerçek çıkış kaynağına kendi öz varış hızından daha hızlı bir şekilde geri yansıtabiliyoruz. Yani sesi sese sesinden daha hızlı duyurabiliyoruz. Bunun için Ayasofya’da kubbelere çarpan ses dalga yansımalarının geri dönüşte, tek noktada kesiştirilmesi yolunu örnek alarak…”

“Yav sen cidden dangalaksın ha!”

“No? Nooluyo? Anlamadım ne?”

Flaş flaş flaş! Bilim insanı önce ses kesişim eko teorisini açıkladı ardından ençormene kafa attı!

 

Hamma uzadı lan bu mevzu… Geçiyorum…

 

-Tarihten kesit:

“Çok dikkat et. Yavaş, yavaaaş… Çok usulca…”

“Tamam efendim…”

“Çok dikkat et… Dünya’nın ilk yazılı antlaşma metni bu… Bunu bu kadarcık taşa sığdırmak için ne uğraşılar veril… Dikkat! Tikkat! Laaayn!”



“Efendim? Efendim? Çok özür dilerim.”

“Tuz buz oldu! Şurada bir parça var mı ki?”

“Efendim? Efendim o artık kullanılmaz.”

“Geberticem lan seni!”

 

-“Eastanbul?”

“aha… orda işte.”

 

 

 

 

 

 

 

 

-Sperm bankaları. Kapitalizmde devrim.

Tüp bebek teknolojisi ile birleşince bir erkeğin tek bir atmığında ki milyonlarca spermi farklı tüplerde dölleyebilme kabiliyeti sonucu bir adamın milyarlarca çocuğu olur oldu.

Tabii Uzay Çağı’na geçmeyi reddetmeyenler için bu Uzay kolonileşmesinde oldukça fayda sağladı.

Dünya ise artık neredeyse sadece uluslar arası devlet sisteminin baş yerleşkesi durumunda, sınırlı sayıda insanın yaşayabildiği bir yer halini aldı ki bu tabiatının korunmasına ve Dünya’nın muhafazasına oldukça katkıda bulundu.

Böyle bir sperm bankası, tüp bebek kullanımının hüküm sürdüğü düzende kadın-erkek insan arasındaki ilişki nasıl bir hâl almıştır cidden bilmiyorum.

Bi tarafta bi makineye attırıyosun, 9 ay sonra 7 milyon çocuğun oluyo…

Bi tarafta kıza attırıyon, en fazla (bi kerede)7 hadi 8 hadi bilemedin 9 olsun…

7 milyon… 9-dokuz-…

Yedi milyon… dokuz…

Yedi milyon daha fazla.

Günde iki litre su içseler… 14 milyon Lira günlük su parası. Yani yaklaşık 7 milyon Dolar. 7 milyon Dolar günlük içmelik su parası?

Hmmm… O çağdaki devlet sosyal hizmet kurumu bu konuya tabii çare bulmuş demek ki.

Hatta sperm brokerı dediğimiz kişi gün boyunca bi odaya kapanıp sürekli elenor modda atmık, atmık, atmık, atmık, atmık, atmık, atmık, atmık (arada yemek falan) attıran bir tipleme oluyor.

“Piyuuu! Bugün neredeyse 100 milyon yatırım yaptım neredeyse… Vay be… Fuf! Pestilim çıktı… Devam ederdim ama aletin derisi aşınmaya başladı.” ! Çok pis bi acıdır aletin aşınmadan hafifçe kanaması. 14 defa arka arkaya elim sende oynayanlar bilir.

Neyse… Konuyu saptırmamak lazım:

İşin özü; ileride erkek insanlar kolonileşme için gereken insan üretimini sağlayabilmek için makinelere attıran damızlıklar modundalar. Her attırıktan elde edilen milyonlarca sperm bu makinelerce çoğaltılıp piyasaya (yani yeni kolonileşen gezegenlere) sürülüyor. İşin kısaca olayı bu.

Tüpler için yer gerekli olduğunu söylemek saçma olsa da, işte…

 

-Rahmetli Edison ışığı icad etmedi tabii ki. Işığı ehlileştirdiği doğrudur. Işığı ehlileştirmek çok önemli hadisedir tabii ki.

Çok uzun mesafeleri en azından bir süreliğine ışık hızında kat etmek durumunda kalabiliriz. Hatta ışık hızını fersahlarca geçebildiğimizde bile ışık hızında seyahat kabiliyetine ihtiyaç duyabiliriz.

O açıdan lafı uzatmadan şuraya bağlayayım: Uzay’da lazerelektro fenerler yaparsak, yani deniz fenerlerinin lazer ile elektrik karışımından olan ışığı uzak mesafeye ulaştırabilen fener yapımı. Bu yapıldığında yelkenlerine ışık doldurabilen ışın yelkenlisini bu fenerin doğrulttuğu ışığa bindirdiğimizde, gemi ışık ile yol alırsa ki alması gerek… hoş olur… Tabii bu ulaşım tekniğini oluşturmak için uzay istasyonları hesabı uzay fenerleri inşası gerekiyor paynıyirlar (pioneers) tarafından.

 

(Evet. Kaybolan dosya 80-90 sayfaydı diye hatırlıyorum. Ama kendime limit koydum ve aradan geçen zamanda hatırlayıp not edebildiği (12 Mart-kayboluş tarihi—28 Mart-bugün)m kadarını yazmak için kendime bir zaman limiti koydum. Yaklaşık 25 tane madde var ise, acele etmem gerek. O münasebetle muhabbetleri kısa kısa geçmem gerekiyor.)

 

-define definition definetly defisivve(worth to be defined) defined definitivve?

Düşünmek akıldan kelimeler ve cümleler geçirmek için geçirilen kelimesiz ve cümlesiz vakit olabilir mi? Bu zaman dilimi asla üretilenin zamanından uzun olmamalı mı? Düşünmek, kelime için geçen zaman dilimi ise düşünmek, yapmak ya da üretmek olarak en azından bu cümlede görülmemeli

Yani düşünmeye tek başına baktığımda; yapmak için mutlak gereken bir yapış.

Yapmak için mutlağın gerektiği bir yapıştır düşünmek.

Eeeh nasıl dersen de işte; mutlağın gerekli olduğu yapış=düşünmek

 

-Yeni İnönü Stadı’nın yapımında, saat kulesi tarafından eski açık tribün tarafına doğru Boğaz’dan berice bir su kanalı açalım. Kolay değil ama çok zor değil. 200-300 metrelik bir su kanalı açmaktan bahsediyorum. Futbolcularımız kritik maçlarda sahaya tekne ile gelirle. Karayat ile…

“Evet sayın seyirciler! Sonunda Düşler Sahnesi’nde yarı final ayağının ilk maçında Yeni İnönü’deyiz. Bu maçı 2 gol atıp yemeden tamamlarsak ‘Bekle bizi Barcelona!’ diyeceğiz!”

“Gerçekten müthiş bir atmosfer.”

“Evet stadın ışıkları kapalı ve çakmaklar etrafı aydınlatıyor.”

“Taraftarın bu anda tarihede bir atıfta bulunarak bu tarihten 48 sene önce, bu saatte İnönü Stadı’nda oynanmakta olan bir maçta elektrikler kesilince taraftarın yaptığı uygulamayı hatırlatıyor.”

“Oha! Bunu nerden biliyordun Coğn?”

“Bilmek bir yorumcunun görevidir Vilyım.”

“Haklısın Coğn! O? O da ne? Ve kanal kapısı açılıyor! Beşiktaş Karayat ile stada giriş yapıyor! Seyirciler çıldırdı sayın seyirciler!”

“Bu seyircilerin seni duymadığı anlamına gelir çünkü herkes çıldırmış oluyor bu durumda.”

“Bişey mi dedin Coğn! Oh my Allah, what an incredible scene!”

“Ne diyon Vilyım?”

“Whoa? What? Ne dedin yani Coğn?”

“Otur otur, bi yudum kahve iç.”



“Maç sunan, özellikle radyoda maç sunan spikerlerin hiçbir zaman ‘Çay… Çayım bitti… Çabuk çay…’ dememiş olması ilgimi çeken bi mevzudur.”

“Ben de rahmetli Müslüm nasıl maç sunar onu merak ediyordum.”

“İtiraf ediyorum: Futbol maçlarında stadlarda tek topun olduğu zamanlarda maça gittiğimde hep top bana gelsin isterdim. Ve niyetim geri atmamaktı. Gerçi bu ara sıra oluyordu ama seyirci topu atmazsa maç devam edemediği için tüm diğer seyirciler (33bin kişi) seni ıslıklıyor ve yuhalıyordu. En fazla 5 saniye dayanan olmuştu. O da 5. saniyenin bitimine doğru topu aşağı atmıştı. 33bin kişi bir anda tek insana dalarsa o insan 33 bin parçaya bölünebilir. Ama yinede en azından bir daha ki maçta daha fazla topun statta olmasını sağlayacak kadar uzun tutacaktım. Yani belki yarım dakika falan. Planlar falan bile yapmıştım. Uzun paltonun içine saklarım topu, ‘bende değil! Cidden bende değil! Şu herifte galiba!’ falan derim diye… Neyse belki de topun bana gelmediği iyi oldu. Ertesi gün “3 kişi dün gece ki maçta topu sakladığı zannedilerek linç edildi sayın seyriciler.” diye bir haber duysaydım çıldırırdım.

 

-© dev logolu t-shirt dizayn ettim. Çok zor bir dizayndı gerçekten. Bir daire yapıp içine c koymam gerekti ki bu C:\ mantaliteli bilgisayarda (hem de DOS yazılımında) oldukça zor oldu… c yapıp etrafına bir daire koydum, büyülttüm ve t-shirte baskılattım. Sokakta yürürken yasadışı kopyalanma riskine karşı tetikte olduğumuz, uyarıda bulunduğumuz, haklarımızı saklı tuttuğumuz ve bilgi sahibi olduğumuzu gösterir anlamında.

Bunun yanında “Sperman” t-shirtü de iyi.

 

-Şimdiki maddeye konu olan muhabbeti www.olympics.istanbul adlı internet sitesinde yayınlıyorum zaten: Döner Stadyum; Yürüyen zemin felsefesinin tribündeki her sıraya uygulanması münasebetiyle seyircinin 90 dakika da sahanın etrafında bir tam tur atabilme kabiliyetine erişktiği stad demektir. Kütahya’da ya da Ankara’daki Döner Kuleler gibi stadı çevirmekten ziyade sadece yürüyen zeminler yapmak -her sıra için- daha ekonomik göründü bana.

“Yani… Zemini çevirmektense zeminin üzerindeki katmanları çevirmek daha kolay gibi.”

“Siz ne diyorsunuz hocam?”

“Bence seyirci kaleleri şaşırır. İyi değil bu.”

“Hahaha! O değil de, futbolcular kaleleri karıştırırsa Allah bilir ne olur hocam hah hah haa!”

“Ciddiyetinizi takının. İnşaat komedi değildir!”

“Öhöm! Afedersiniz hocam.”

“Proje kötü değil. Ve fakat tuvalete kalkan bir seyirci geldiğinde koltuğu 10 metre uzaktaysa nasıl olacak bu iş?”

“Tuvalette 20 dakikadan fazla kalmaması sağlanabilir.”

“Nasıl yapıcan onu? İshalli adama portatif hela mı verecen?”

“O zaman locaları sabit yaparız.”

“Ulan stadın en hoş özelliğinden locadakileri mahrum edersen o locaya bilet alan cidden hakiki, a sınıf dangalak demektir be!”

“Hocam o zaman bu proje yatar diyoruz öyle mi?”

“Biz iki saattir ne konuşuyoruz burda?”

“Pı… Projeyi konuşuyoruz hocam.”

“Yahu bizim seyirci yerinde duramayan, zıplayan seyirci… Hangi yürüyen band 50 kişi üzerinde aynı zıpladığında tıkanmadan kitlenmeden ilerlemeye devam eder ki?”

“Anlamadım efendim?”

“Anlamanı beklemiyordum zaten. Sesli düşünüyorum. Kahve ver biraz yav lütfen.”

“?”

“Kahve be!”

“Bana mı dediniz efendim?”

“Evet! Kahve!”

“Ah! Ben de sesli düşünüyorsunuz sandım.”

“Hayır sesli hitab bu! Kahve ver lütfen ulan!”

“Evet efendim.”

 

-Şimdi ajandama, silinen dosyayı sildiğim salaklığı yaptığım gün aldığım bir notu paylaşıyorum:

12.03.2017 Pazar: Deliyim. Bahçedeki sümbülün kokusunu burnumdan ve ağzımdan içeri çekip eve kadar tutuyorum ve nefesi veriyorum evin içine.

 

-Bilgisizliğim umarım mazur görünür: Üniformalı askerlikte postalara “görülmüştür” vardı, e-postalarada aynı ibare konuyor mu?

“Abi sen er gazinosına sakın girme.”

“Niye lan?”

“Abi senin yüzünden yazılım geliştirildi 3 saatte, artık herkesin e-postaları çek ediyor ordugah.”

“Ne alakası var lan benle bunun?”

“Abi sen demişsin.”

“Demedim ki ben! Sordum lan sadece!”



“Abi… Tek yapması gereken, gönderen kişinin gönderi başlığının ön kısmına ‘görülmüştür’ yazması. O zaman direkt güvenli kutusuna atıyor kontrol eden subay.”

“Ya bi git başımdan! Senin yüzünden askerde bile mapus oldum lan!”



3w olayı, evet. http:\\ www şekli… World Wide Web hesabı. What (ney yaptığın; download-upload-message falan filan) Where (Bilgisayar-cihaz IP numarası ile nerede olunduğu) When (Bunların ne zaman yapıldığı) şu anki sistem ile bilinebiliyor.

Ben diyorum ki 4w olsun. Who anlamında.

“Abi koş!”

“No nooldu lan?!”

“Abi! Of! Nefes nefese kaldım! Nasıl diim?!”

“Ne diycen lan! Çabuk söyle! Nooldu?!”

“Abi bi heykel yapmışlar ostrosantrofik akım bağlamında!”

“O ne lan! Yapmışlarsa yapmışlar! Ne ortalığı velveleye veriyosun dangalak!”

“Abi heykelde bi adam var bi de kadın!”

“Varsa var! Aşın olm bunları artık!”

“Abi ikiside anadan üryan!”

“Nea?!”

“Erkek ayakta işiyor, kadın onun önünde çömelmiş, erkeğin sidiği kadının ağzına girip aşağından dökülüyor yere!”

“Nea?! Ne diyon lan sen!”

“Çeşmeli bronz heykel abi! Ostrosantrofik akım abiea!”

“Balyozları getirin lan!”



“Bir kere de 18 balyoz taşıyabiliyorum! Oley!”

 

-Sivil yaşamda ‘sivildeyken’ denilebilirliği olmalı.

 

 

*29 Mart 2017 0318 yaklaşık 5 saat sonrasına ya da 6 ya da 7 saat sonrasına yetiştirmem gerçekten çok zor. Yapamayacağım. Bunu nasıl yetiştiririm bilmiyorum. Kulağımda herifin biri avaz avaz bağırınıyo. Ne bok dediğini bile bilmiyorum. Eeeeeeeeeh!

 

-insanlığın vermiş olduğu zarar verebileceği fayda ihtimalinden fazladır.

 

-Dünya böyle saatte binlerce kilometre hızla Güneş etrafında dönüyor. Evet hızlı Dünya. Ve kendisinin çekimi var.

Peki Uzay’da (yörüngesinde zat-ı muhterem’in -Dünya-) Dünya’nın çekimine girsek. Bizi binlerce kilometre hızla taşısa… Ve aniden çıksak çekiminden kendisinin, acaba Dünya mancınık gibi kullanılmış olabilir mi? Tabii gidebileceğimiz yön açıları Dünya’nın Güneş etrafındaki dönüşünün görebildiği yerlerle sınırlı olur ama yinede yapılabilirse oldukça ucuz taşımacılık olur gibi geldi bana. Ve aynı noktaya yılda sadece 1 araç kalkabilir.

 

-Mantık kabiliyetli mekanik, insan vücud biçimini (insan bedeni) üretken bulmamaktadır. İnsan vücudu şeklinde ki bir mekanik kendinden başka bir tane üretemez. Aynı anda kaynak yapımı gerektiğinde ayak ve baş uzaklığı kolların açılmış halini zorlayacağı için iki ayrı noktaya mikro kaynaklama yapmayı imkansızlaştırdığı için insan vücudu mekanik tarafından faydasız bulunmaktadır.

“O zaman hamam böceği gibi olun mına koyim!”

“Bunda kızacak bir durum…”

“Sus lan! Kodumun roboşu!”

“Roboş deme bak asabım bozuluyor!”

“Şimdi seni hamam böceği bedeninde olman için mekatronikçiye götürsem kendinden bir tane üreticen mi lan?”

“Aynı merkezi çip naklini yaptırırsan, yaparım, evet.”

“Sen anca bu oynarbaşlıklıyı yaparsın.

 

-Ben halen “Bir sabah uyanacağım, gazeteye bakacağım ve manşet ‘İnsanlığın ömrü 700* sene uzatıldı! Bunu sağlayan ürün bir hafta içinde global olarak satışa sunulacak. ‘ortalama’” şeklinde bir haber göreceğim diyenlerdenim.

Çok uzun süre, şarj edilmeden çalışan taşınabilir bellek (flashdisk) boyutunda bir kalp pili üretilmiş.

90’lı yıllarda aklımda en çok yer eden gazete manşet haberi şu idi: “İnsanlar kendilerini donduruyor.” Sabah Gazetesi’ndeydi. Emin değilim ama belki de 94 idi.

Ya ani soğutucu spreyle dondurup, dondurucuya koyduğum solucanı açsam mı acaba? Ama nasıl yapsam bunu? Kanamakta olan yara açtığım kısmına özel muamele gerek mi? Yoksa hemen ani açılış için kaynar suya batırıp çıkarsam mı? Yanarsa canı yanacak ve bariz hareket yapacaktır. Bu da canlandığı anlamına gelir mi ki acaba? Yoksa anlık otomatik bir kas refleksi mi?

Çok acıktığında kendisini diğer ucundan başlayarak yiyebilen canlı olan solucanın kan rengi beni zaten yeteri kadar şaşırttı. Öncelikle zaten kanı olacağını pek düşünmüyordum. Yani sırf kas yapısı olduğu için kanı olsa bile akmaz diye tahmin ediyordum. Yanıldım.

 

-Aklımda sabit düşünce:

Sağımdan kalksın isterim.

Sağımdan kalkayım isterim.

Aynı anda kalkalım isterim.

 

Cidden fen ilmihalim bunu açıklayamıyor.

Geometri de üçgenler-kareler-şekiller rahmetli Dali’nin eriyen saatleri gibi oluyor. Erişip büzüşüyorlar.

Matematik “O cümleler 1’den 10’a kadar nasayacağımı unutturdu.” gibi bir şey diyor.

Edebiyat

 

“Yaptım efendim! Yaptık! Yaptııık!”

“Evet evet! Yaptık mı! Artık 10 hektar arazide 10 yılda Batı Anadolu linyiti kalitesinde kömür yapmanın yolunu bulduk di mi?!”

“Eeeğm. Hayır efendim. Farklı bir mevzu. Maden tarımı departmanından değilim ben efendim.”

“Fffff… Nooldu o zaman? Ne buldun? Siyah renkli elektrik mi?”

“E hayır efendim.”

“Her boka hayır! Ne yaptın o zaman monako!”

“Efendim, iki insan arasında kısa dokunuşta oluşan ve kişiler tarafından da hissedilip garip karşılanan ani elektrik akımının voltajını ölçmeyi başardık diyecektim ben.”

“Ne işe yarayacak bu?”

“Efendim şu şu voltajı geçerse aşk denile…”

“Yav yürü git. Dangalak! Gelmiş burda ne anlatıyo bana!”

“Efend…”

“Lan git! 800 bilim insanıyız burda! İnsanıyız demeye utanıyorum çünkü sadece 3 tane bayan var! Sktr git! Çık dışarı! Çık ulan! Bak hala bakıyo! Ssiiee!”

“Do diyor ve çıkıyorum efendim.”

“Ben de La diyorum lan! Çık!”

 

-“Şşşş Eros?”

“Ne var? Nooldu?”

“Senin baban kim yav?”

“Bana bak? Bunu hakkında konuşulmasını sevmediğimi bilmiyor musun?”

“Biliyorum da o yüzden söylüyorum. O yüzden herkes senin durumuna düşsün diye etrafı ok yağmuruna tutuyormuşsun?”

“Sen kimsin be? Ben TSD’den geliyorum.”

“Ciddi mi bu?”

“İşte rozet.”

“Tanrılar Soruşturma ve Denetleme?”

“Şimdi şu oklama mevzusunu bir daha konuşalım. Millet kendi durumuna düşsün diye özellikle aynı kişiye 2-3 farklı oklama yaptığın bile oluyormuş.”



Büroda;

“Abi! Komserim! Canım amirim! Gözünü yiyeyim abieea! Bahar mevsimi geçici protokolü böyle olduğu için böyle yapıy…”

“Sus lan! Bi de konuşuyo halen!”

“Sayın amirim, lütfen diyorum, suç işlemedim ben.”

“Kendine ok at lan!”

“Kendime ok mu? Mümkün mü ki o? Yani ok-yay, el tabancası değil ki bu.”

“Ulan bi de bahane buluyo! Atın lan şunu nezarete!”

“Abieea bokunu y…”

“Yürü yürü yürü…”

 

-Tarihten kesit:

“İyi günler, ben Domaniç Postası Gazetesi’nden geliyorum.”

“Buyur… Hayırdır?”

“Bu yanmakta olan okları o kadar mesafeye söndürmeden nasıl attığınızı öğrenmeye geldim.”

“Yani ben ön sıra okçuyum. Atılıyo onlar öyle.”

“Yani ama o kadar hızlı gitmesine rağmen nasıl sönmüyor?”

“Yani gözüm, ben zaten çoğu sönüyor ama sönmeyenlerde büyük hasar verdiği için kullanılıyor diye biliyorum. Ama sen yine git bi ok-yaycıya soruver. O daha iyi bilir.”

“Peki, teşekkür ederim.”



“… yinede komutan daha iyi bilir…”



“… hocalar daha iyi açıklar belki…”



“… Gazi’ye sor bakalım, o ne diyecek…”

Ohoooğooh 80 kişiyle röportaj yapıldı be!

 

-Evrensel seyahat: Hakiki duruş bu seyahati mümkün kılar. Sürekli dönmekte ve hareket halinde olan Devran böyle vııjjjj diye dönerken kişinin tam bir sabitlik sağlayıp, belli bir süre durabilmesi yer yönlü olarak Evren seyahati yapmasını sağlar.

Kimi yürürken durur, kimi otururken, kimi gelirken… Seçenek bol. Ama sıçarken olmaz, sıçarken anca fazla ıkınma kaynaklı baş dönmesi yaşarsın ki onun Evren seyahati ile pek bi ilgisi bulunmaz.

Bu tip duran/gezer seyahatin tek dez avantajı, dilediğiniz yerde “Aaa burda bi ineyim.” diyememenizdir.

 

-Haydi deney yapalım! Lalalaa! Deneeey!

Önce cam bir bardak alalım. Bu bardağın tepesini alüminyum ile örtelim… aliminyumda minik delikler açalım kürdan ile. Bu deliklerin karşı tarafına ise dudak büyüklüğünde bir yarık açalım… Küçük deliklerin üzerine bir bitki koyalım… ateşleyelim ve aynı anda yarıktan çekelim ki bardağın içi duman dolsun… Bardak duman ile dolduğunda bardağın camlarına stereo biçimde müzik kulaklıklarını dayayalım. Evet! Bardağın üzerinden çıkan duman tıpkı çalan müziğin ritm ve melodisine uygun hareketlerle yükseliyor!..

Evet, ses dalgaları etrafı şekillendirir.

Bir daha ki deneyde görüşmek üzere…

 

-Bir gece yatıyorsun. Rüyanda lisede aşık olduğunu sandığın kişiyi yanında görüyorsun. Bir evde oturmuşsunuzdur, ikinizin de elinde yemek tabakları vardır, koltuklar televizyona çevriktir ve siz televizyona bakarak oldukça sıradan bir muhabbet yapmaktasınızdır sanki tüm geçen süre boyunca berabermişsiniz gibi.

Basit. Rüya opsiyon sonucu oluşan bir olgu. Yani bir hayat çiziğimiz olduğunu var sayarsak geometrik olarak, bir seçim yaptığımızda çatallaşma başlar. “Şu suyu içeyim mi?”, “Şurdan sağa mı dönsem?”, “Bi tane de kurabiye mi alsam?, “Evlenmeli miyiz acaba?” vb… hayat bize sürekli seçim yapacak durumlar sunar ve sürekli kararlar alan bir organizma olduğumuzu bile unuturuz neredeyse. Her karar, her seçim, seçilen ve seçilmeyen opsiyonlar dorultusunda çizgi yapmaya devam eder. Seçtiğimizlerin çizgisi hayat çizgimizdir. Hayat çizgimizin etrafında/paralel bütün çizgiler ise seçilmemiş kararların çizgileridir ki devam ederler seçilmemişler üzerine kurulu sistem içerisinde. Evet ağacın dallanması gibi.

Ara sıra, paralel çizgiden kesitler hayat çizgimizde rüyalarda görülür. Doğaldır. Korkmanız yersiz.

 

-İstanbul’da Mekke Toprağı’ndan park. İstanbul’da Kudüs Toprağı’ndan park.

New York’a İstanbul Toprağı’ndan park için toprak gönderebiliriz.

Kütahya’lı olduğum için çamur, çömlek düşünmek içgüdümdür: Acaba Arizona kili ile bizim kömürlü toprak karışınca nasıl bir çamur oluyo?

“Bi dakka ne?”

“Aynen öyle efendim.”

“Na? Nası? Nasıl olur bu be? Ayasofya’nın harcında Arizona kumu mu?”

“Efendim, nasıl olmuş algılamamız mümkün olmayacak galiba.”

“Çık şu mermerlere kazınan yazılara bak… Korumada olan mermer korkuluklar.”



“Vikinglerden yazı vardı efendim.”

“Onlardan almış olmalılar. Ama Viging *vicing(Latince-İngilizce karışık vici(latin)ing(english)* Arizona’da ne arasın?”

“İbo yazısı vardı efendim.”

“Hmmm”

“Efendim biz kendi konumuza dönelim isterseniz.”

“Heğ? Hö? He evet. Piramitleri inşa iden binlerce kişilik insan kalabalığının konakladıkları yapıları araştırıyoduk di mi?”

“Evet efendim. İki tane dev ocaklı ekmek fırını bulduk ve fakat işçilerin gecelerini geçirdikleri barınaklarının izine rastlayamadık.”

“Ya öf be! Çadırda konakladılar çünkü! Hay sıçiyim ya! Ben sırf projenin finansman bütçesinden tırtıklarım diye bu işe giriştim zaten! Yoksa Mısır’ın bu kuru çölünde ne işim olsun lan! Çadırda konakladılar işte! Kumaşlarda eridi gitti.”

“O zaman Ayasofya’da Arizona kumu ne alaka hocam?”

“Ya ne bileyim… Onu araştırmak gerek.”

“Finansman?”

“Bak sana az evvel söylediklerim aramızda kalsın. Bu projeyi ben baya şişkin bütçeyle götürüyorum. Burdan o araştırmaya kaynak aktarırız.”

“Ama o ekibin başına biri gerek hocam?”



“Efendim?”

“Evet?”

“Türkiye Cumhuriyeti İsa’nın…”

“Yine ne istiyolar?”

“İsa’nın göz bebeği olan mozaiği çıkarıp arakasına bakıp örnekleme yapmamız için bizden…”

“Ne kadar dediler?”

“140 milyon efendim.”

“Neaa?!”

“Amerikan Doları efendim.”

“Neeeaaaaaaaaooohhhaaaa!”

 

-Fransız olsam New Orleans denilişinde biraz gıcık olurum. Orleans kısmı Fransızca ama başı İngilizce. Yani ne bileyim, Neue München değil de New München dermiş gibi. München kısmı aynı yani; Orleans.

Aslında edebi açıdan tartışma götürmez başarı formülüdür: Bişeyin önüne yeni sıfatını koyarsan yeni sıfatı olmayanı geride bırakırsın.

Bu mantıkla hemen New Beijing, New Moscow falan…

Upgradedville…

Hard to believe

Cause hard to live

Almost all still

Don’t forget to grill

This ain’t no drill

İf there’s a whole

Fill fill fill fill fill

Look at the bill only the to see time

That it was cut

 

-Basit soru: bir helikopter havada sabit, asılı dursa Dünya döndüğü için 24 saatte Dünya’yı turlamış olur mu?

Cevap: Hayır.

Dangalak soru: Neden?

Sabırlı cevap: Çünkü havada Dünya’nın parçası olduğuna göre?..

Angut soru: Ne olur?

Zıvanadan çıkmış cevap: Sen burda dur. Yarın sabah Eyfel Kulesi yanına gelir.

Basit soru: Neden?

Cevap: İlk olaya neden mi? Eyfel Kulesi’ne neden mi?

Basit soru: Sence?

Cevap: Bence ilkini düşünmen gerek.

Cevap: Yanıldın. Eyfel’i düşünüyodum ben.

 

-Su çerken yılan bile dokunmaz.

Su içene yılan dokunmaz anlamında değil, su içmekte olan yılan başkasına dokunmaz anlamında.

 

-Uzay. Uzay iyidir güzeldir de ses yayılmıyomuş orda. Öyle diyolar yani. Boşul olduğu için ses dalgaları hareket edemiyormuş falan.

Şimdi yani ben anadan üryan Uzay ortamına çıkabilsem (basınç problemleri falan iğne ile çözüldükten sonra diyeyim), ve cıbıl vaziyette parmağımı şıklatsam sesini duymayacak mıyım yani?

Sesi sadece elden kulağa gider algılamamak gerek:

Ses bilekten dirseğe, dirsekten omuza, omuzdan beyne yolculuk da yapıyor olmalı.

Uzay’a cıbıl çıkarsam boşlukta sikimi sallamaya çıkmazdım elbette. Bir amacı olmalı.

Gerçi bi dakka…

 

-“Vatandaşların aldıkları nefesi sayan sayaçların kişi başı karbondioksit üretimi oranlarını belirtmesine dayalı hava vergilendirme gerçekten çok gıcık bir şey!”

“Bence de! İşte bu yüzden sayın liderler! Evet, Birleşmiş Milletler böyle bir karar almış olabilir. Ama bizde Birleşmiş Milletler’den çekilerek gerekli tepkiyi gösterdik! Şimdi sıra ikinci adımda! Evet bugün, burada Birleşmemiş Milletler olarak birleşeceğiz.”

“Ama bi dakka… O zaman Birleşmemiş Milletler Birliği olarak birlik olmuş olmaz mıyız?”

 

-Devletler’den vergi toplayan uluslararası bir organizasyon istiyorum.

“Efendim?”

“Hı?”

“Bu sene topladığımız ulusal vergimiz uluslarası vergi ödememizin 4 milyar altında.”

“Onuda günlük sıcak para akışı ile finanse edeceğiz. Bakanlıklar’a ayrılan bütçenin finansmanına Başbakan bakacaktı.”

“O halloldu efendim. Onayladığınız bütçe tutarları kadar kaynak bulundu.”

“-Bununla ne yapsak acaba- ödeneğine 5 milyardan az istemiyorum.”

“Tabii efendim, nereye harcayacağımızı bilmediğimiz fazladan bütçe oranı, yani -bununla ne yapsak acaba- ödeneği 5 milyarın altında olmayacak.”

 

-Tarih kesiti:

“Efendim! Efendim!”

“Ne?”

“Efendim! Siyah adamlar canavarla saldırıyor!”

“Ne canavarı lan! Sıcak başına vurdu heralde! Oldu olacak İngilizler’in ejderhalarıyla gelsinler!”

“Efendim! Bunu görmelisiniz.”



“Bu ne lan?”

“Efendim, boynuzlu fil gibi bir şey bu bindikleri.”

“Gergedan lan bu! Gergedanla mı saldırıyolar?!”

“Efendim koşarak atları hallaç pamuğu gibi dağıtıyorlar! Ne yapacağız efendim?! Efendim, ne yapacağız?!”

“Topuk!”

“Nea?”

“Topuk topuk topuk… Hemen hemen… Ulan adamlar motosikletli alaya tankla saldırıyor. Hemen topuk… Topuk…”

“Efendim? Geri mi çekilelim?”

“Ben kaçar! Yiha!”

 

-Anne sütünü dondurarak derin dondurucuda yüzlerce yıl muhafaza etmek?..

“Tatlım, büyük büyük annenin sütünden bir fincan ısıtayım mı sana?”

“Ya şimdi o diil de ninemin ki iyi gider aslında.”

“Ama onun yağ oranı yüksek?”

“Öf ya!”

“Tamam tamam peki, ısıtıyorum.”

 

-“Çantada ne var?”

“14 kilo bok.”

“Ne yapacaktın onu?”

“Uçağın tuveletine döküp sifonu çekecektim.”

“Ve sıkışan tuvalet açık kalınca kabin basıncı düşecekti?”

“Ne?”

“Konuş lan!”

“Ah!”

“Kime çalışıyosun lan!”

“Abi ben sadece kabin basıncını düşürecektim. Gerisini uçakta yolculardan 8 kişi halledecekti ama onlar kim bilmiyorum abi! Harbi bilmiyorum!”

“Nasıl bilmiyosun lan!”

“Ah!”

“Konuş lan!”

“Abi beni lütfen medyaya teşhir etmeyin. Uçak tuvaletini tıkayacak kadar feci sıçan bi herif olmiim abi noolur?”

“Bak halâ ne düşünüyo! Salak mısın lan sen! Kimin adına yapıyorsun bunu?”

“Ben sadece hesabıma gelen parayı çektim. Tek yaptığım buydu.”

“Kim gönderdi?”

“Neyi?”

“Yalancı piç! Neyi ha?! Neyi ha!”

“Ah! Ah! Tamam abi, eklemsiz enrike adında biri ayarladı abi!”

“eklemsiz enrike, verelim eline o zaman.

 

-Eveeet. Sıra geldi dev prodüksiyona; Vüüüeeaapppaaaa!

Sinopsis: Buzulllarda yapılan uluslar arası çelışmalar müthiş bir hal almıştır. Dünya devletleri ortaklaşa buzulları incelemeye almış ve bir buz dağının merkezinde bir insan bedeni olduğunu ortaya çıkarmışlardır. Bu insan cesede bundan en az 90 bin yıl evvel oraya gelmiştir. Donumuştur. Kanı, dokuları ve organları halen hasarsızdır.

DNA kodlaması yapılır. Ama o vücudu oradan çıkarırken hayal edebildiğin en kapsamlı bilimsel çabaları, saha çalışmaları ve kahramanlıkları hayal ediver. Ve sonunda çıkarılan bedenden DNA kodlaması yapılarak daha sonra bu insan klonlanır.

Onun 2 jenerasyon sonra soyundan gelenlerden biri ABD’ye başkan adayı olur.

“Efendim nasıl olur da Festival Bakanlığı kurarsınız?! Bu duyulmamış bir şey! Ve Ulusal Güvenliği’mize ayırdığımız bütçenin neredeyse 3 katı?! Çıldırtacak mısınız siz bizi!”

“Aynen! Çıldırın monako!”

“Çıldıralım mınakoyim…”

...

“Efendim!”

“Buyur…”

“Düşünce okuyucu cihaz için hayvanlar üzerinde yaptığımız deneyler sonucun…”

“Hayvanlar üzerinde mi?”

“Evet efendim!”

“Vüüüeeeaaappppaaaa! Un dos tree! Çiki çiki çiki çiki çiki çikii vüeeeaaappppaaaa! Kop kop kop!”

“Efendim niye konfeti yağdırma düğmesine bastınız? Oval Ofis’te içe gömmeli disko topu mu varmış? Efendim niye dans ediyoruz?”

“Hayvanlar üzerinde düşünce okuma deneyleri vüüeeeaaappppaaa!”

“Hoppaaaa!”

“Alo güvenlik? Hemen alın şu manyağı.”



“Ben bana ekleri kendisinden daha uzun olan gaste getiririn demedim mi?!”

“Pardon efendim… Hemen efendim… Bu arada ‘Başkan’a’ adlı kitabın yazarı ile bugün görüşecektiniz.”

“Çıldırcam lan! Çok stresli bu iş! Hemen istifa edip başka bir iş ile mi uğraşsam… Beyaz Saray’ın bahçesinde geyik-kuzu çevirme yapınca millet kızdı bi de yaa.”



“Şok şok şok! Beyaz Saray’ın camına kiralık tabelası asıldı. Başkan konu ile ilgili ülkeye yapılacak katkının yılda onlarca milyar Dolar olduğunu söyleyerek kendini savundu.”

İlk defa Amerika’da seçimle gelen bir hükümet halk ayaklanmasına maruz kaldı. Darbe! Ama herifler 90 bin yıllık insan… kolları bacaklarımız gibi genetiği bozukların… devirmek zor olur, kız oğlanı öper.

 

-“Nevet. Nevet nanlıyorum. Nnnııh… Zoğr olacağk nama bir nayar çekebiliriz.”

“Tuvalette kalalı 3 ay oldu. Bu bok parçasına en azından 10bin defa işedik halen helada sinek gibi duruyor durduğu yerde.”

“Boyutu?”

“Bir sinek kadar. Bok parçası. İstediğin kadar işe, sifon çek… Gitmiyor.”

“Nanlıyorum. Modern ikskalibur yani?”

“Evet. Boku çişiyle götürebilene…”

“O esnada ne istersem onu isterim.”

“Tamam ama bok çıkarsa ben de kalacak.”

“Tamam, boku alabilirsin.”

 

-Sevgililer günü… Sevgisi olan kişi; sevgili… yani sevgisi var, o sebeple sevgili. Bu durumda Sevgililer Günü’nün karşıtı Sevgilisizler Günü değil, Sevgisizler Günü mü oluyor?

Sevgili, sevgisiz.

 

-“N’pyon?”

“Düşünüyorum.”

“Ne düşünüyon?”

“Ne düşüneceğimi düşünüyorum.”

 

 

 

 

 

 

 

 

-Gözlük camı buhar olunca tutan elin camdaki parmak izini çıplak gözle netçe görebiliyorum. Bunu fotoğraflayabilen makine istemek abes mi yani?

 

-“Doktor, elim bana itaat etmiyor.”

“Hmmm… el beyinlenmesi olabilir.”

“O ne?”

“Herhangi bir uzvun kendi öz bilincini üretmesi demek.”

“E iki beyin bir taneden iyidir değil mi?”

“Pek değil. Bakın bu hastalık çok hızlı yayılır ve işi her hücrenin komplike bilinç geliştirmesine kadar götürür ve bu noktada ana beyin oluşan yükü taşıyamaz ve maalesef felç ve hatta ani ölüm riski ortaya çıkmaktadır.”

“Ananıniyolay! Naapçaz doktor?!”

“Ben size söz konusu sağ elinizle günde en az 15 otuzbir yazıyorum. Yanında aşınma önleyici kremi de reçetenize yazıyorum.”

“15 mi? Sikişmeye cephane kalmayacak doktor?”

“Bunu 10 gün boyunca yapın. Ömür boyu sikişememekten iyidir.”

 

-Piramid: Bugünlerde oynanan evden kaçış oyunu gibi bir algı. Yani firavunun perspektifinden bakıldığında öyle. İlginç tabii, Piramid’in duvarlarına yazılan kitaplarda iki üç kelime de imla hatası yapılınca yanlış yere çıkma ihtimali var.

Tarihten kesit:

“Bu deryayı aşmak imkansız.”

“Hem aşsak bile sonuna varınca yani Dünya bitince aşağı düşeriz.”

“O zaman alttan kazsak?”

“Aaa bak o olur lan!”



“Buralara da piramid inşa edin!”

“Efendim bu hayvan yüzümüze tükürüyor!”

“Su bol yağıyor burada, ondan olsa gerek. Bu arada tünel sayesinde yeni kara bulduk. Şimdi bizim oralardan Dünya’daki bütün büyük kentlere de birer tünel açın bakayım.”

“Ama efendim, bu, bu çok büyük bir bütçe…”

“Kes uleennn! Gelecekte büyük ve önemli kent olacak yerlerede tünel açın!”

“Oldu milattan önce modern global metro ağı yapalım yani monako!”

 

“Ne diyon olm sen! Firavun var lan karşında senin götlek! Şşş! Alo! Muhafız! Şişle şunu hemen!”

 …

Piramid ayrıca ilk makine ya da ilk bilgisayar olarak da görülebilir. Dev bir, sadece 1 Floopy Disk hafıza ve bilgi/doküman’a sahip chip bile denebilir piramide. Başka bir deyişle bugünkü çipler minyatürize edilmiş piramidler gibi algılanabilir.

“Hellööğ… Bu piramidin üzerinde ki altın nerede?”

“Yaa. O eritildi tarihin bir kesitinde.”

“Neeaaa?!!”

“Nooldu ya? Stres yapmayın, iki ayda yaparız yenisini. İsterseniz yine iki ayda yeni-gıcır bi piramit yapalım?”

“Ulan salak! Bizim gemi orya park edecekti. İnişimiz ona bağlı Monako!”

“Yav yaparız yenisini diyorum. İlla orası olacak dersen eski piramidi fiyuv yapıp yenisini kondururuz 2 ayda. 2000’li yıllardayız sonuçta.”

“Ya beynini siktimin Dünyalı embesilzadesi! Milattan önce 2800 yılından kalma altın olmalı ineceğimiz yer! Yoksa bu gemi oturmaz oraya! Bütün hesabı ona göre yapmış ve altının bu geometrik yapıda inşa edilip 2800 sene tabiat şartlarına maruz kalmasından sonra bu gezegene zararsız ve barış ve huzur içinde inebilecektik! Senin ben! Ne cinssin lan sen!?”

“İnsan?”

“Siz 2800 senede daha salak nasıl oldunuz lan?!”

“Ama kafamı kızdırma yersin nükleeri!”

“Ne diyo halâ yaa?!! Sen bizi anlamadın galiba kardeşim…” Cass!

“Ah!”

Coss cass coss coss cosssss cass coss!

“Aaah! Kaçın! Herifler çıldırdı! Kaçın!”

Coss

“Aaah!”

Coss

“Ih! Yandım!”

Cass coss

“İmdaat!”



Coss Cass Coss Coss

“Hey sen!”

“Kim? Ben mi?”

“Evet sen! Sana dedim! Dur!”

“Sen kimsin lan?!”

“Ben Darkan, bu da Kurt!”

“Ne ayaksınız olm siz? Darkan diye isim mi olur lan?”

“Ayak mı? Olm mu? Kanım damarlarıma dar geldiği için Darkan derler bana. O sebeple hep hareket halindeyimdir ben.”

“Sirk kaçgını mısınız lan siz? Şimdi niye duruyorsun o zaman?”

“Onun hesabını birazdan soracağım bekle.”

“Lan abuk sabuk konuşma, hadi gazla yoksa cosslanırsın.”

“Coss ha? Coss ha? Tıpkı babaannemin 4. kardeşinin 3. oğlunun baldızının annesinin kocasının abisinin 3. torunun sevgilisine yaptığınız gibi öyle mi?! Coss ha?!”

“Ne diyon sen l…”

“Kurt! İstirahat!”

“Aaah! Bırak lan! Ah yüzümü yiyo! İmdaat imdaaat!”

“Al ulan benden de açık yaralarına tuz!”

“Aaaaaaa!”

Piramit: Pi ra mit… ra mit… ra mitolojisinin başlangıcı: pi rakamsal değer olsa gerek. 3 nokta 14 çarpı ilk ra’nın doğum tarihi… mi acaba? Yani piramit bir cümle olarak “Mitolojinin başlangıcına erişmek için ra’nın tarihini pi ile çarp” mı diyo? Çarp kelimesini göremiyorum orada diyeceğim ama pi nokta 14’te ki nokta aynı zamanda çarpma anlamına gelir.

Tarihten kesit:

Arkeolojik kazı’da firavunun müzeye taşınmasından aylar sonra İngiltere’de yatağında uyuyan arkeolog sabah yerde kanlı adım izleri görür. Sonrası tahmin edildiği gibi:

“Niye çıkardınız lan beni? Bak soru işareti bile şu elimdekini kullanmayı aklıma getiriyo.”

“Sayın firavun, var olan koşullarda, eğer piramidlere girmeseydik duvarlardaki hiyeroglifler falan 50 sene içinde görünmez hale gelecek ve sizin vücudunuz ise tamamen eriyecekti.”

“Zaten öyle olacaktı salak! Benim vücudum çeşitli baharatlarla mumyalandı! Embesil! İdyot! Salak! Pis!”

“Yahu derin dondurucuda bile onca zamanda neredeyse eriyosun fira, sen neyin baharatından bahsediyosun! Baharat korur mu vücudu 10 bin sene Monako!”

“Ulan ben toz olacaktım. Sonra beni bulan ya da benim seçtiğim kişi benim olduğum baharatı suya karıştırıp içecekti ve ben böylece her iki varlık mekanında biriken bilgilerle insanlığı mutlak mutluluğa taşımak için elimden geleni yapacaktım!”

“Hask! Ciddi misin?”

“Ben sana şimdi ne yapayım söyle bakayım?”

“Yapacağını yaptın zaten fira, artık piramid götüme girse acısını hissetmem.”

Yazık, arkeolog bilim insanı olunca yaptığı hataya çok üzüldü. Ah canım, kıyamam.

“Ama kafan kesilir ve 5. Saniyesinde kafan götüne sokulursa bişeyler hissedersin gibime geliyor.”

“Ama sekizinci saniyeye kadar?”

“Muhafız! Gereken uygulamayı yapın bu dangalağa!”



“Bu kadar oldu efendim…”

“Hımm burnu tamamen girmiş… İyi idare eder. Bi daha ki sefer hafif açı yapın burundan sonra ki gözlerden en az biri de girsin.”

Piramit: Ya fira bi git!

 

-Bılağ bılağ bılağ… farklı gezegenlerdeki yaşam formlarını Dünyevî mantık ile anlamaya çalışmak her zaman işe yaramayabilir.

Gölge, su, kaya gibi görünen ve öyle olanlar farklı gezegenlerde mantık/duygu sahibi ve strateji güden yaşam formları olabilir… bılağ bılağ bılağ…

“Yaptığımız araştırmalardan derlediğimiz tahminlere göre 1791’den itibaren farklı gezegen organları insanlık içerisinde insan bedeni içinde istihbarat topluyor olabilir efendim.”

“O zaman sende onlardan olabilirsin?”

Dan! Dan dan dan! Dan dan dan! Dan dan daaağğğn! Dan! Dan dan dan! Dan dan dan! Dan dan daaaağğğğn! Risin up, back on the Street, ‘ill that time took my chances!.. you must fight just to keep them aliveeee! Eye of the tiger! Dan! dan dan dan! Dan dan dan! Dan dan daaağğğn!

“Efendim, farklı gezegen organizmalarıyla düşünce yoluyla haber paylaşımda bulunan her 10 kişiden 9’unu insan sever, insan canlısı, ve %yüz insan şekline getirebiliyoruz.”

“Bu düşünmelerini sağlamaktan çok daha insancıl bir yöntem olmalı.”

“Hem öyle, hem de değil efendim.”

“Yani?”

“Beyinlerine elektrik veriyoruz efendim.”

“Ben de canım sıkıldığında 30 volt parmak pirizine elimi sokup elektrik almayı seviyorum.”

“Anlamadım efendim?”

“Anlamayacak ne var? Üfff sigaranın filtresi tutuştu! Ne pis koktu be! Çık şu balkonun kapısını aç.”

“Tabii efendim… A? Napıyosunuzaaaaaaağğ!”

“Balkonda aşşağı boğanın sol taşşağıııı… Salak benim kim olduğumu halen anlayamadığına göre insanmış zaten. Ben şu deneklerden birkaçını uğruna istihbarat topladıkları gezegenlerden insanlığa istihbarat toplayacak hale getirteyim ki Dünya ortalığın monakosun.”

 

-Petrol, suya benzer bir canlı organizmanın fosili

 

-Ruhu görünür yapan bir uygulama vardı ama nasıldı?

Ölüm anında ruhun Alem’e yayılışı ve Alem’i doldurup/kapsayışı gibi bir olay vardı ama nasıldı? Alemce kapsayan ve Alem’in tamamen içinde. İlginç mevzu tabii. Ama manuskripte bağlı kalayım:

Bir anda Evren’in tümüne yayılmak gibi…

(Zifir duman kaplı ortamda mor flaşlı bakış mıydı? Ölüm anı)

 

-Bir filmde birşeyler görmüştüm… Şeydi… Böyle farklı gezegenliler Dünya’ya geliyodu… neydi filmin adı yaa? First Contact mıydı? O diildi galiba ya… Gidip bakayım diyorum ama inat ettim, oturarak hatırlamak istiyorum… Neydi yaa? Minorty Report diildi… Ya böyle tri-potlar Dünya’yı işgal ediyodu… Böyle kalkanları falan vardı. Yani zaten uzaylı filmlerde yaratıkların hep bir kalkanı vardır. Ama şükür bi insana tecavüz ettiklerini görmedik Hollywood’da… Ki Hollywood bildiğin cangıl, o sebeple orda bile hatunlara kaldıracak birşeyleri yoksa kalkan malkan hikaye demektir…

“Lan kaldıramayan kalkanlı!”

“Beeaanaağ mu dediğnisss?”

“Git şurdan iki gazoz kap gel bakiim.”

“Işık hızında gider gelirimmss…”

“Diyceğene gitsene lan göt!”

Ffissss

Ama filmin adı neydi arkadaş yav? Dayanamıycam bakçam…

War of the Worlds

O filmde birşeyler görmüştüm… Adam şey diyodu: “Dünya’nın süper gücüyüz ve bizi 48 saatte ezip geçtiler… Bütün büyük şehirlerimizde insan yaşamı sonlandı. Ordumuz, iletişimimiz, gıdalarımız, herşey yarrağı yedi! Sıçtık! Dünya’nın geri kalanını düşünemiyorum bile. Bu, bu insanla solucanlar arasında bir savaş gibi.” Yani insan bu durumda solucan rolünde idi. Yinede insanlar ile solucanlar arasındaki gerçek hikayeye bakarsak insanların defin işleminden sonra solucanlar ne yapar? Mazeretim vaaağğğr, asabiyim ben!

-Ortamdaki ışığın rengi ve tonu (nasıl ki seste desibel birimleri, ağırlıkta kilo/gram birimleri var ise ışıktada belirteç birimleri ola)

“Oldu! Başka ne ola?”

Yolda olsun mola!

 

-“Şu kablonun ucunu al bakayım.”

“Aldım abi…”

“Şimdi Dünya’nın etrafında bir tur atıp bana arkadan yaklaş bakim…”

“Tamam abi…” vıjjjj



“Alo?”

“Bi dakka aynı anda geldi ses galiba…  Sen git yolun yarısına dön bi bakayım bi de ordan alo de ama diyceen saati bana güvercinler ile ilet. Toplam 3 defa “alo” de, unutma ama bak, saati belirteceksin ve 3 defa “alo” diyceksin, bi de yolun yarısı, unutma.”



“Alo?”

“Lan niye sabahın 3’ünde arıyosun?”

“Bu muydu yani diyceeğin abi? Sesim yine anında geliyor yani?”

“O diil de 4 aydır içimde tutuyorum. Sen niye sabahın üçünde arıyosun bu aramayı angut!”

“Abi zaman farkı olayı!”

“E tamam! Sen sabahın üçünde arasaydın o zaman!”

“Öyle yaptım zaten abi.”

“Na? Nasıl?”

“Senin saatle öğlen üçte aradım ama açan olmadı.”

“Ne diyon olm sen?”

“Harbi abi.”

“Ercüment? Sen misin? Uyumuyorum di mi lan ben hala?”

“Hayır abi, konuşuyoruz bir Dünya uzaktan.”

“Lan?! Yanında böcek möcek var mı?”

“Burda heryer böcek abi.”

“Nasıl? Biz cümle kurarken tıpır tıpır hareket ediyolar mı halen?”

“Evet abi… Pıtır pıtır oynaşıyolar sürekli.”

“Lan olm! Olm feci zengin olcaz lan! O kadar zengin olcaz ki herkes için kaplo döşiycez!”

“Heh! Sıçtık işte… Abi bu kablo öyle kolay gelmiyor buraya…”

 

-Harcanan seçilmiş serisi:

“Gördüğünüz gibi bu beyin vücuduna ampülü değirdiğimizde ampül yanıyor sayın izliyiciler.”

Şak şak şak şak şak “Bravoooğ!”, “Vay be?”, “Yav hiledir o be!”, “osuruk gazıynan mı yapıyo acaba?”, “ip var arakasında, ordan elektrik alıyo herhal.” , “e bi de çükünü sürtsünler bakem, bakem o zaman ne yapyo?”

“Ampül yakar enerjiye sahip vatandaşımızı sahneden alırken maykıl ceksın taklidini yapmak üzere sıradakini sahneye davet ediyoruz. Karşınızda sıradaki!”

 

-F16 piloto röportajı:

“Yani, siz şimdi sorurunca, onun kokusu sesinden önce mi geliyor?”

“Hayır, kabin içinde sesi normal duyuluyor.”

“Kabinde osurduğunuzu öğrenmek bizi gerçekten mutlu etti.”

“Teveccühünüz… İsyterseniz şimdi de küçük bir pırt mırıldanabilirim.”

“Hahah hayır almayalım teşekkürler… Sakın yapma lan… Biliyorum, öğlen tabldotunda kapuzka cacık vardı… Senin için ufak bi pırt bizim için önümüzdeki 9 dakika umumi vapur helasında durmak demek… Sakın ha…”

“E peki siz bilirsiniz…” pırt! “ah, kaçtı…”

“Ohooğooh sen misilleri de böyle kaçırırsan sıçtık biz yani.”

“Ya bu bölümü atarsınız röportajdan olur biter.”

“Hahhah sayın pilotumuz canlı yayında olduğumuzu bilmiyormuş gibi yapıyor.”

Caauuuğğvvv Cuuvv Caavvv

“Ah! Uh! Ah! İmdat! Pilot çıldırdı! Ah vurma lan!”



Teyk tu (take two):

“Hiç sesten hızlı giderken kabinden kendinizi fılattınız mı?”

“Hımmm… Güzel soru. Şöyle cevaplayayım: döverim seni.”



“Evladım, niye öyle diyorsun adama?”

“Ama efendim, bütün saygımla, ben ne diye terk edeyim yoldaşımı? Böyle soru sorulmaz ki! Hem ses hızında fırlatma yapılırsa ne olacağını da bilmesi gerekiyordu röportaja geldiys…”

“Tamam evladım tamam. Zaten bu röportaj kötü bir fikirdi. Başkan tutturdu ‘illa yapalım’ diye. Röportajı yapan da onun yeğeninin arkadaşıymış zaten.”

 

-Tarihten kesit:

“Abi duydun mu?”

“Neyi?”

“Maykıl abi! Deri rengi tamamen değişmiş adamın.”

“Eski hikaye lan o. Adam pudra gibi şimdi, biliyorum.”

“Hayır abi, o eski hikaye. Biraz evvel görüntülendi Maykıl; şeffaf olmuş abi.”

“Tabii olmu… N? Ne?!”

“Şeffaf abi! Derisi şeffaf adamın! Organları falan görünüyo.”

“Ben hemen gidip bi dahaki albümünü ayırtayım bizim Bülent’ten.”

“Abi çıkmadı ki son albüm?”

“Tamam işte, ayırtayım ben hemen bi tane. Şeffaf ha? Vay anasını sayın seyirciler be!”

 

-Maddeleri karıştırmışım: Birkaç maddenin birleştirilerek yazılması gerekmiş. Ayasofya’da ki kısa ifadeyle akustik dizayn sayesinde sesin ışıktan daha hızlı hareket etmesinin sağlanması hakkına;

-Kraliçe apronu, 2.kat, 120 metre uzakta ki mozaik çekicinin tıkırtısı aprondan 2 metre yanındaymışçasına duyuluyor. Kısık bir metalik tık tık sesi ama çok yakında ama gözlerin gördüğü ses kaynağı 150 adım uzakta. Evet bu fact. Yani olan. Olan bu.

-Kubbelerin açıları sayesinde birkaç ses dalgasının birleştirilerek tek notaya yansıma (eko) yapmaları sağlanarak sesin hızı senkronatik biçimde artırılmış.

-Yapının mimarı ile konuşmak iyi olurdu ama kendilerine Allah rahmet eylesin. Yapının planlarına bakılmalı tabii.

-Ortamda ki ışığın renginin ve tonunun da etkisi olduğuna inanmışım bu arada. Bu sebeple ışık değerlendirmesinde bildireçlere (metre/kilo gibi) ihtiyaç var diye inanmışım. Aslında vardı diye biliyorum bi ara. Yani eskiden ampülleri “80 mum ışığı” falan diye tabir ederdik.

-Sesin çıktığı kaynaktaki düzeyi, sesin varış destinasyonuna artarak gitmekten ziyade aynı gidiyor ki bu kablosuz yapılmış.

-Ayasofya mucizevi tabii… İkinci kattan inerken binlerce yıl evvel yapılmış asansör boşluğu -asansör değil-nu görünce “Vay be.” Diyorum ve ekliyorum “Adamlar 2000 sene sonra buraya asansör yaparlar. Biz boşluğunu kapı merdivenlerini falan yapalım demişler.” Diyorum ve ekliyorum: “Ama Dünya ayağa kalkar Ayasofya’ya asansör yapılıyo! Diye, çivi çakmak bile yasak tabii normalde çünkü.”

Bu benim tartışma alanımın biraz dışında: Restorasyon yapılırken güncelleme de yapılmalı mı?

 

-“Bizim buralarda damat traşı satırla yapılır.”

“Ben yüzüme lazer epi yaptırdım ama.”

“Sus lan! Satır deyecek gene!”

“Köseyim ben! Tüy bilem yok!”

Yav rahmetli Ali Şen’in eşeği satırla traş edişi aklıma geldi şimdi. Bi izliyim onu…

 

-Komik: Piksel piksel bir kitap yazdım. Aslında bir dergiler serisi idi. Sonra öğrendim ki matbaada sayfa yapısı değişeceği yaptığım piksel piksel harflerin bir piksel çıkıntıları falan görünmezmiş. Ulan Bill!

“Yeah? Any problem?”

“Yes! The Windows is the problem!”

“What? How? I’m sure i can solve it.”

“Why the fuck did you sell computers with pixels quality while the printers do not have that capacity? Can you solve that?”

“Would you like a new personal computer with each pixel working quality and…”

“I have that already! I told you! Are you dumb or something?”

“And a printer with the same quality pixel working capability i was gonna say.”

“If free, yes. But i keep my computers still.”

“Only one question i am gonna ask you:”

“…”

“Did you use a Mouse or touchpad while working for each pixel?”

Yahu bunlar ne konuşuyo böyle? Ama komik tabii. 3 saat bir harfi pixel pixel çalışıp s olmasını sağlayıp ayrıca yıldız yapmak falan matbaa “boşuna kasmışın” diyince, kafada bir iki sigorta attı o anda. Yoksa cihazlar yanacaktı.

“Abi adam bir ortama girince elektrik çekiyor abi.”

“O ne demek yahu?”

“Abi diyelim ki odada o esnada 400 volt elektirk yakılıyor. Lamba, televizyon, telefon şarjda falan… 400 volt diyelim…”

“Eeee?”

“Bu adam içeri girince elektrikli cihazlardan elektrik çekiyor ve oda bir anda 4000 volt tüketmeye başlıyor. Sigorta falan atıyor bu yüzden. Ani elektrik çekiminden dolayı.”

“Nerden öğrendin bunu?”

“Bizim Hasan anlattı.”

“Çava Hasan mı?”

“Evet? Başka kim olcak ki?”

“Sen hakkaten dangalaksın be!”

 

-“Hocam annem ev ödevine kızıyor!”

“Neeaa?”



“Evladım bu dalak ne burda?”

“Heeğ, bizim C28 kadavradan o anne… bi inceleme yapmam lazım. Kirlenmesin diye oraya koydum!”

“Oğlum manyak mısın sen! Mutfak tezgahında insan dalağının işi ne! Cinnet geçircem şimdi!”

“Yaa anne, bizim geç tanı dersi için gerekli. Konuşturma beni, ölüm sebebi tam anlaşılmamış dedi hoca, bizim Hıdır’da beyini götürdü evine, düşün artık.”

“Hayır nasıl getiriyosun bunları eve anlamıyorum ki! Vapurla gelmiyor musun sen?”

..

“Ne diyim evladım. Doktor olana kadar bizi hasta ediceksin haberin yok.”

“Anacım nooldu? Bi sıkıntı mı var güzellik?”

“Yani oğlum, dayanamıyorum artık, ne ki bu burda.”

“Ah güzellik, hemen temizliyorum burayı.”

“Çamaşır suyu lazım.”

“Onu zaten yapıcam da bizim fakülteden getirdiğim ameliyathane sterili de dökücem.”

“Aaa? Ondan var mı sende?”

“Yaa anne şimdi söyledim diye bütün evi sterilleme lütfen.”

“En azından masayı onunla bi alalım.”

“Tamam anacım, tamam benim güzel anacım, tamam! Tamam ana! Salona’da ahize olarak bi ameliyathane spotu koyalım tam olsun. Hem teyzem böylece “az ışık var, okuyamıyorum.” Demez.”



Doktor olmak isteyen (ciddi) şahsiyetlere 14-15 yaşından itibaren özel oda gerektiğine inanıyorum. Hatta beyaz mermer masa, tabii ki bilgisayar falan, organ fotoğraf makinesi (röntgen portatif), streskop falan… Ama bu oda da uyumamalı bence. Kendi odası bu olmalı ama yattığı oda farklı olmalı gibi geliyor bana.

Yani ebeveynler doktor olacak çocuklarını yalnız “Saldım tıbbiyeye Mevla’m kayıra…” dememeli ve o şahısa özel ev tıp odası da yapabilmeli.

Ya da doktorluk eğitimini seçicek kişi bunu kendi yapabilmeli.



Doktorlar 2020’lerde eve iş götürebilecek hale gelmeli.

“Bu kalbi 4 saat içerisinde ritmine sokmam lazım Ayşe, çabuk lütfen çekiliver… Hemen benim odanın kapısını açıver. Adam yapay kalple yaşıyor şu anda. Hoca 4 saat verdi…. Hemen canım, lütfen çekiliver…”

“Kaç defa eve iş istemiyorum dedim!”

“Ya Ayşe, cidden seninle agresif erotik bir tartışma yapmak isterdim ama vakit dar abide-î güzellik, lütfen…”

“Çıldırcaaaaağğğğğğğğiiiiiiiiyyyyyyyaaaaaaakkkkk!”

“A ah?! Kalp attı!”

 

-“Su ev konsepti tam size göre. Evet efendim… Banyo hariç tum duvarlar çift cam ve cam arasından su akıyor efendim… Ayrıca evimiz 10 dakikada bel seviyesine kadar su dolma kabiliyetine sahip. Tabii ki derece ayarlı. İsteğe göre Alanya Dim Çayı’ndan su getirebiliyoruz. Ayrıca Kütahya kaplıcalarından ulaşım hızı artırılmış şekilde evimize kadar uzanan özel kanalizasyon bağlantımız sayesinde tam 12 dakika da evimizi bel hizasında kaplıca suyu ile doldurabiliyoruz. Soğumadan geliyor efendim. Kanalizasyon ve ev iç döşeme borularımızın içi altın kaplama olup ayriyett…”

“Çok derin ayrıntıya girmeden… Yüzeysel ve hemen göz alan özellikleri anlatmaya devam et.”

“? Tabii efendim… Şimdi şöyle, yatak odası… Gördüğünüz gibi burası ise yatak odasından direk geçiş olan hamamî’miz var.”

“Hamamî ne?”

“Şu gördüğünüz bir yatak efendim… Ayrıca üstünden  yağmurlama su yağdırıyor gördüğünüz gibi… Yatağın içi tahmin edebileceğiniz gibi, su dolu.”

“Peki bütün bu akan suları istediğim zaman içebiliyor muyum ben?”

“Evde faal olan ve gider kısmına geçmemiş tüm su sterildir efendim…”

“Şu cam duvardan akan suyu nasıl içeceğim mesela?”

“Onu, bilmiyorum efendim. Yani hiç denemedim. Bizim evin orasına burasına dokunmamız biraz yasak gibi de.”

“Du bakim, bu evi yapan onu da düşünmüştür. Şuralarda bi çıkıntısı, musluk susluk falan vardır.”



“Necmi naapıyosun?, “Efendim iyi misiniz?”

“…mmm…”

“Necmi kendine gel!”, “Efendim ne yapıyorsunuz?”

“Yalıyorum camı… Yalayınca yaladığın kısım hafif eriyo, su akıyo ordan hafifçe ağıza. Cam değil bunlar, buz! Ne biçim ev tanıtıyosun lan sen zibidi!”

“E efendim? Şey yani…”

“Bütün bu dialoğu kayıt altına aldım… Sizin firmayı yanlış bilgilendirmeden mahkemeye vereyim de yandan dokunsun sana hafifçe!”

“Efendim! Lütfen bokunuzu yiyim.”

“2 şartım var:”

“?”

“Evin ödemesinde 20 yıl vade ve %35 indirim, peşin fiyatı üzerinden %35 indirim ve 20 yıl! Bu bir… Tamam mı lan!”

“Tamam. 2.”

“Evet 2… bokumu yiyeceksin.”

“Na? Nasıl? Zaten 2?”

“Saymasını da mı bilmiyosun lan!”

 

-Sinopsis: Yıl 2234… 7 kilometre uzunluğunda ve 400 metre eninde bir gemi… Kısa ifadeler… Sinopsis… Batar… Okyanus’un en derin noktalarından birinde dibe oturur. Geminin içi tavanından 4 metre boşluk bırakacak kadar su dolar. Kurtulanlar bu bölgededir. Binlerce insan… Telekominakasyon cihazları sayesinde topluca, birlik halinde hareket edebilirler. Aralarında bilim insanları vardır.

“Toplam 52 bin 148 kişiyiz. Alanımız şu. Yani bu ytempo ile 49 günlük havamız var.” falan diyen bilim insanları. “Eğer aramızdan 500 kişi ölürse, 2 günlük hava fazlamız oluyor. Referandum yapalım telekomikatif cihazlarımızla (akıllı telefonlar gibi)… Harakiri piyangosuna evet? miiiĞ? Ehe ehe… evet miiğğ? Yoksa hayır mı?.. Evet diyin bence. Tarafsız gözlemimdir. Evet daha iyi.”

 

-Klâsik CERN mantığı:

“Hey megabite’ları ve bite’ları bir kablonun içinde neredeyse eş zamanlı bir biçimde okyanus üstü taşıyabiliyorsak, bu kabloların, içine insan alabilecek büyüklükte olanını yapıp, büyük bir bite’a insan koyarsak insanı anlık olarak uzak mesafelere taşıyabiliriz mi acaba?”

“Bilmem… Denemek gerek.”

“Ama bunu denemek için yaklaşık 30 milyar Avro?”



“Eğer sonuç olumu olursa ne kadar kazanırız?”

“Trilyonlarca Avro olabilir.”



“Yav ulaşım tamam da insan kapsülün içinde telef mi oluyor?”

“Bi kere beni şimdi burdan alıp 20 saniye içinde Everest’in tepesine taşırsa bu ulaşım, ben ulaşım aracından çıktığımda ani doğa/tabiat/mekan değişikliğini bedensen/fiziksel olarak kaldırabilir miyim? Yoksa kan basıncım aniden düşer mi? Başarılı bir ulaşımın ardından araçtan çıkış anından bahsediyorum.”

Ben halen adım adım gitmekten yanayım… Her ne kadar çoğu insan bebek yüzmeyi yürümekten önce öğreniş kabiliyetinde olsa da önce yürümek derim. Velhasıl, ışık hızında gezinmeden ışık hızını katlayan hızlara geçmenin hoş olacağını hissetmiyorum. İlk tercihim uzayda lazerlektro fenerler yapıp, yelkenli gemiler yaparak bu fenerlerden çıkan lazerelektro ışığını yelkenlerine dolduran bu gemileri kullanmak ki bunu 5 sene evvel de yazıyordum. (Hatta Noter tastiğine bile sunup, beyanname almış olabilirim konu ciddiye alınsın diye.)

 

-Manyak bilim insanı:

“Onun gözleri kapalıyken bile gözlerini görebilmek istiyorum. Ve sonunda göz kapakları kapalı değilmişçesine göz fotoğrafı çekebilmemi sağlayan özel ışın flaşlı makinemi yaptım! Hahahaaay!”



“Aman!?! Gözleri kapalıyken yeşil!”

“Pardon ne yapıyosunuz siz?”

“Aman!! Ses kayıt nerdeydi! Hay sıçiim! Kamera yok mu! Benimle konuşuyo!!”

“Birşeyinizi mi kaybettiniz hanfendi? Biriyle kulaklıkla konuşuyorsunuz galiba… Pardon, pardon, iyi günler…”

“Gitme dur!”

“N? Ne?”

“Yaaa seeğn banaağ bişey mi sorcaktın?”

“Hayır hanfendi siz bana hastanenin yerini sordunuz, ben de söyledim. Sağa dönün, 200 metre sonra, taksi durağının karşısı.”

“Te… teşekkür ederim.”

“İyi günler…”



“ler!.. nıhaha! İyi gün değil! İyi günler!.. Yani devamı olacak! Nıhahaha!” manyak bilim adamlarını özledim. Manyak bilim insanları ciddi manyak oluyo çünkü.

 

-Manuskripte bağlı kalmam gerek: Manuskript! İsme gel! Gel gel gel abi! Tam sağa şimdi! Şimdi topla! Heh! Düz gel abi! Gel gel gel hoouuuouooop!

Tıssss…

Hastayım park yapıp tısslayan Mercedes 403’lere!

Ya bu kadar öküz bi adam mıyım ben ya? Otobüs… kelimemsizim şu an. Otobüs geyiği yapıyorum Monako ulan! Tıss falan! Bu kadar mı öküzüm ben ya? O zaman AS950 muhabbetine hiç girmeyeyim ben en iyisi.

Yahu bu ülkede cümbür cemaat şunu gördük: Damperini açık unutan AS gamyon üstteki köprüyü yıktı aldı götürdü. Son anda kurtulan olduğunu hatırlıyorum ama ölen var mıydı bilmiyorum. Gamyonla ilgili de böyle bi sorun var: en komik olay bile ciddi bi hal halini alabiliyor. Ama şimdi sorarsan bana: Dersen “O403’ü AS950’ye arkadan zincirlesek… ikisi de aynı anda gaza yüklense… hangisi çeker?”

“Ben Dodge’un direksiyonunu alırım müsabaka da…”, bunu derim.

Aslında böyle arabalar olcak, araba tisko… kızla kesiştiğinde tak bi gönderiyo araba zincirkaplo oku onun arabasına… Yol boyunca gaza yüklenip ters istikamete gitmeye çalışıyo kız… garaj kapısına gelirken aniden geri vitese kırıyo… İyi’ki kablo karşı taraf tarafından kısaltılıp uzatılamayan cinsten… Garaja kasasız girip park ediş böylec…” Şimdi de hippiye bağladım galiba…

Yahu bi denge ya! Tamam bahar dengesizliği asli dengedir! Tamam anlıyorum güzel cümleler falan ama bi denge yahu!

Manuskripte bakmam gerek: Ne yazmışım ben oraa?

 

-yutube’da sürekli brezilya bikinisi diye koltuk altı ağdası reklamı çıkıyor. Yor… kırmızı bi bant gibi bişey. Koltuk altında… E demek ki Brezilya göt meme ve v görmek için güzel bir yer… brezilya bikinisi koltuk altına giyiliyomuş… komik diil tabii.

Ayağı altı kıllı femin bir varlık bana uzak olsun lütfen… bi zahmet lütfen… artık öyle bir çağa giriyoruz ki “ben insan insana ilişki tercih ediyorum” diyecek hale geliyoruz yani.

Yav Amerika’da kızlar bacaklarına jilet vurup duruyor. Tüyleri olmuş bizim bıyığı sigaradan sararmış Gürbüz abinin sakalı gibi. Batıyo resmen… Ya lütfen bi hayır sever Türk Hanım, gitsin First Lady’i bi Türk Hamamı’na soksun… Lütfen ya, rica ediyorum artık.

“Dün traş oldum canım fark ettin mi?”

“Pardon?”

Anlıyor musun yani muhabbeti? Ama bu dialogda kimin erkek olduğunu bile anlamamıştır Amerikan kızların çoğu… Bi dakka? Hangi kızlar ya? İnternete bağlı de..yım ama yükleme falan yapmıyorum intternete… bilgisayara harf (kod) yüklemesi yapıyorum sadece Office Word’de… de…

“Dün traş oldum canım fark ettin mi?” Amerikan kız

“Pardon?” Victim

Anlamayan Türk Leydileri’ne ya da Şehrazadiyeleri’ne anlatayım; bacaklarını traşlamış… yani konu bu… ve övgü bekliyor bu bir, iki o tüyler 5 senedir jilete maruz kaldığı için bunu bana söylediği anda bacağı yabani acur kabuğu gibi… batan kıllı kısa kıl yani… Öf be! Ne çektim lan yaban ellerde! Yabnını yerim oranın, öperim güzel, incecik parmaklı, mis kokan elleri…

“Tatlım!”

“Efendim? Yes sir?”

“A present to you for not going to be present after the gift.”

“Huh?”

“Hediye aldım canım.”

“Ne bu? Bu ne yaa böyle kocaman?”

“Bu 360 derece açılı ve 5D döndüreç. Buna bindin mi böyle atom parçacığı dönüyosun.”

“Right.”

“Sen biniyosun. Ben sabit duruyorum, dilim dışarda… Ve bu pozisyonda 28 saniyede tüm vücudunu yalayabiliyorum.”

“Neeeaaa?!”

“Sakin ol yahu… Bi de şaha kalkaydın oldu olacak iyihiihihihi diye!”

“Kısrağını dizginle o zaman.”



Şakasız: Doktorlara belki de anlatmalıyım… ama biliyorlardır uykuda falan konuşturmuş olup… Yinede beton künk kırıp duran, sonra bana iki çifte, bir değil, iki çifte, yani dört depik çaktığını…

Sonra hatırladıklarımın… atın koştuğu… künkün arkasından iple onu takip ettiği… atın çalılıkların ardına girip öte yanından bir kara boğa olarak çıktığı… boğanın dolu dizgin bana koştuğu ve boğaya yumruk hazırlığına girştiğimde boğanın aniden 180 derece dönüp gittiğini… ardından bir müddet daha kırsalda dolaşıp eve gittiğimi…

 

-Salakça askeri muhabbetler:

“Dostum ya…”

“Çorabını çek.”

“Öf tamam yaa… Yav, açana on kişilik bir tim mi daha iyi, 1 adam 9 K9 mu?”

“Salak mısın sen birader? 3 haftadır mektup almıyon diye çıldırdın.”

“Son mektup gelişleri 3 hafta önce oldu zaten mal! Ben almadım da sana kargo mu geldi Monako!”

“Olm Monako deme. Komutan feci kızıyo… Açık açık heceleye heceleye amına koyayım de, daha iyi öyle.”

“Rahatsız ya… illa bi boka kızacak ya?”

“Ama kızacağı şey de öyle çok kritik olmayacak ki zıvanadan çıkmak zorunda kalmasın ayağına yatıyo.”

“Eee? 9 K9, senin komutanda… şurayı tut diyorsun tutuyo, şurda şu an saldır diyosun saldırıyolar… Yanında 9 adam mı isterdin 9 K9 mu?”

“Sana silah vermemeleri lazım. Düşüncem bu! Ulan davar! Ulan dangalak! Ulan at yarrağı sineği akıllı zırzovat! Ulan hangi adam askerde yanında bir adama başka bir şey tercih eder lan?! Ne biçim askersin lan sen?”

“Ben hatun isterim abi, üzgünüm.”

“?! Lan?! Ben ondan mı bahsediyorum dürzü! Kepaze bok herif! Çatışma alanında…”

“Allah korusun.”

“Amin… başka ne ister bir adamdan daha başka? Aptal mısın olm sen?”

“Ya evet, salakça oldu.”

“Ya sen benim silah arkadaşımsın ya?”

“Eyvallah…”

“Ben civa terminatör olsam yine boku yemişim amına koyayım!”

…”Şşş, beyler… nöbetime 1 saat kaldı!”

“Pardon kardeşim.”

“İyi istirahtlar kardeş.”

Zooorrrt!

“Sen de sağol kardeşim.”



“Yahu osuruk alfabesi ne demektir onbaşı! Açıklayın bunu bana!”

“Efendim erbaşların 3’ü aralarında 4 tane cümle kurgulamışlar ve bunların her birinin ayrı bir osuruk ritmi va…”

“Lâhavlevelaguvveteillahabillahaazim… Hasta mı bu adamlar?”

“Efendim 1inci cümle; saat 12’de, demekmiş… ve sadece iki kısa pırtmış.”

“Pırtmıymış?”



“Evet efendim, hayvan herifin osuruk sesi anlaşılmasa da kokusu gidiyor efendim. Evet açık havada efendim.”



“Peki ben ne diycem sana şimdi bi dinle beni bakiim…”

“ya ne dinliycem amına koyayım ya.”

“Bi kaplan, bi jaguar, bi kartal, iki güvercin, bi yılan, bi K9…”

“Ya sen hala orda mısın be gözüm? Rahat sız mısın sen anlamadım ki? Hem yılan nasıl komut alsın senden be bre hanzo!”

“Ya diyelim ki her biri insanın ateş et komutu dışındakileri yerine getirebiliyor. Gizlen, takip et, mesaj ver, sinyal çak, yem ol, hepsini yapıyolar yani.”

“Kardeşim gez göz arpacık yapamıyosa bi halt olmaz. Böyle abuk sabuk kıyaslarla beni sinir etme.”

“Benim at bulafını duysa seni kombine çifte yağmuruna tutardı? Kroşeler atan at gördün mü sen hiç?”

“Bi dakka lan… At konu edip konuyu lehine çevirme.”

“Peki.”

“Peki ne?”

“Peki işte. Ne peki ne si? Bildiğin peki.”

“Kardeşim şunları sana vereyim, bana 20 tane sigara sarıver, sana bi paket Samsun benden.”

“Tamam.”



“Abi heriften kurtulabilmek için iş icad ettim. Para veriyorum bi de uzağımda dursun, gelip yanıma böyle sekiz milyon ışık yılı uzaktan bir cümle söyleyip benim sinir sistemimi bozmasın diye.”



“Evet efendim. Net efendim. Kritik seviyeye ulaştık. Dünya’ya hemen neredeyse Avusturalya kıtası kadar kara/toprak adına ne derseniz, katmamız gerek.”

“İnsanlar serinlemek için hamama gider oldu. O derece fena vaziyetteyiz.”

“Efendim Dünya’nın kiyasını yerine getirmek için kesinlikle acilen kara bulmamız lazım!”

“Atlas haritası belli komutan! Ne yapalım yani?!”

“Ay efendim!”

“Kendinize gelin general!”

“Hayır efendim, Ay… Yani bildiğiniz Ay. Ay Dünya’nın uydusudur.”

“Yani?”

“Yani Dünya’nın kütlesinden ayrılarak yörüngesine yerleşmiş olması ihtimali Dünya’nın Güneş’ten ayrılnası ihtimali ile aynıdır.”

“Oluşumları esnasında diyorsun?”

“Evet efendim.”

“Bağlantı?”

“Uyduyu anakaraya getirmenin vakti gelmiştir belki.”

“Nasıl yani?”

“Ay’ı Dünya’ya getirelim efendim. Dünya’nın 6’da 1’i boyutta. Dünya’nın basınç, sıcaklık ve hava kimyasal dengeleri toparlanacaktır. Çünkü su seviyesi cidden çok yükseldi.”

“General, kayıt dışı; senin kafan mı iyi?”

“Efendim bunu yapabilecek kapasit…”

“Vuuuaaaah! Kungfu yaptırma lan bana! Zaten delirmişim! Bu da ‘gidelim’ diyo ‘hamtitamti’ye danışalım!’.”

“Anlayamadım efendim.”

“Senin Dünya’nda Polyanna lamborjiniye binip, havyar banyosu yapıyo di mi general?”



“Ne yapıyosun orada asker?”

“Halatı çekiyorum efendim.”

“Ucunda ne var halatın?”

“Amerika efendim.”

“Ne?”

“Florida tarafında bir tepeye kancayı taktı tertip efendim.”

“Sanada çekmesi düştü öyle mi?”

“Evet efendim.”

“Ne kadar yaklaştık? Burası yarım santim ilerledi orası bir buçuk santim geldi efendim.”

“Ooo iyi iyi… 2 santim iyi mesafe.”

“92. Gün efendim.”

“Nea?”

“Senin askerliğin yetmez buna evladım. 2 santim diyorsun, 92 gün diyorsun. Yaklaşık 200bin santim demek 100 bin gün demek.”

“99bin 908 gün efendim.”

“Lan? Lan yürü git! Esprine sıçarın şindi haağ!”

“Efendim, evet efendim!”



“Hahaha!”

“Ne gülüyosun olm! Ciddi muhabbet yapıyorum burda!”

“Olm bok yolu ne demek yaa. Bok çevre yoluymuş! Ulan insanların sıçtığı boktan okyanus üstü yol doldurması nasıl yapılsın mal! Harbi bi de böyle istatiksel mistatiksel anlatıyosun böyle ciddi ciddi.”

“Abi İstanbul’un kurtuluşunda 60 bin cengaver, 140 bin ordu elemanı ve 400 bin küçükbaş, 70 bin büyük baş hayvan ve 150 bin tane at vardı!”

“Hahaha! Ne alaka olm! Uçtun sen iyce! Olm buna duman vermeyin lan! Hahaha!”

“Yahu John Freely diye bir adam var, koskoca kitap yazmış 1453 diye…”

“Haha gene ansiklopedik bilgi verecek bak!”

“Yahu kitapta diyor ki’Osmanlı orugahının kampında bir tane sinek bile uçmuyordu. Hijyen çok iyi sağlanmıştı.’…”

“Eee?”

“Ulan onca yüzbinlerce canlının sidiği boku nereye gitti?!”

“Hahahaha! Ulan derdine düştüğün şeye bak yaa… Yıkılcam şimdi hahahahaha!”

“Ulan dangalak! Kitapta adam bile diyor ‘Nereye gitti lan onca dışkı? Bilmiyoruz. Sadece hijyen şartlarının çok iyi olduğu bilgisi var.’…”

“E ne yapıyim olm o zaman! Hayret bi olgu yaa. Tonlarca bokun peşine düştük iyi mi!”

“İşte diyorum, o kadar çok bok çıkıyosa, İzlanda’dan Amerika’ya bir 8 şerit yol için bokla doldurma yapalım işte.”

“Ya… bi yürü git işine dostum ya… Sigarayı soğuttun…”



“Künye çıkarma vakti!”

1 Nisan 2017 0145                              İstanbul              Bahadır Gezer

 

-Şimdi hatırladım… Şöyle bir muhabbet vardı galiba:

Hicri Takvim Doğumgünü hesaplaması. Yani Hicri doğum günümü genellikle ben bilmiyorum. Hareket halinde bir takvim olduğu için -Alem gibi- her sene farklı güne tekabül edebiliyor. Bu mantıkla baktığımızda… üf karışıktı biraz.

Doğum gününü kutladığımız günün ertesi günü doğum günün olursa… Yani bi gün var, o doğum günün. Tut onu! O sabit bir tarih. Sabit… Şimdi doğum günün hareket etmeye/dönmeye başladı… sonra bir bakmışsın, dönüşü tamamlayıp sabit tarihe denk gelmiş… yani doğum günlerin pişti olmuş… Aman ne güzel…

Bu mantıkla gidersek:

“Ya bugün doğum günüm Miladi Takvim’e göre… Yarında Hicri Takvime göre doğum günüm iyi mi yaa? Hahahaha.”

(Bu blogdaydı galiba)

 

-Askeri muhabbetlere devam:

“Dostum bugün bize ne öğrettiler biliyo musun?”

“Gene ne öğrendin Coğn? Erguvan Ağacı’nın İstanbul dışında bir yerde kök tutmadığını mı öğrendin?”

“Hayır Osman… Bu sefer camilerin özellikle Türk topraklarında karasal savunma hattında merkezden anons sistemi ile… radyosuz yekpare komut ve uyarı verebilirlik açısından…”

“Coğn sen çok şey öğrenmeye başladın?”

“Öğretilmeyenleri öğrenmek anlamında mı?”

“Coğn! Hehehe… Ulan cidden komik/zeki/fırlamasın ha! Hahaha!”

“Evet, aslında tepkim komikti ama komik olayda ki soru cidden sanki biraz şey gibi…”

“Ya salak mısın? Öğrenmene limit koyacak olsam sana niye vizesiz geçiş vereyim?”

“Aslında evet… O mantıkla bakınca hakkaten güven verici.”

“Ama sınırlar dışında.”

“Dikkat etmeliyiz.”



“Pasaport? Fffff… Başka kimliğiniz var mı?”

“Niye?”

“Bu resminizdeki yaşınızın şu anki yaşınıza oranı benim yaş ortalama ayarıma vurduğumuzda benim 2 aylık resmimi size uzatmam gibi bir durum.”

“Terbiyaasız! Seni komutanına şikayet edicem!”



“Unuttum.”



“Şöyle bir listemiz var değil mi?”

“Nasıl efendim?”

“Amerika’ya vizesiz geçiş mevcut, vizeye taabi Amerikan vatandaş listesini diyorum.”

“O listeyi Amerikan Büyükelçisi Ankara’da istendiği an bizimle paylaşıyor efendim. Sabıkalı Amerikan vatandaşları ve yurt dışına çıkış yasaklı Amerikan vatandaşları bizde vize usülü kontrole taabiler tabii…”



 

 

-“…ışık ehlileştirilebildiğine göre belki de -kominikasyon hızı ile transportasyon hızlarının dengeli olması açısından da- artık ona binmenin vakti gelmiştir.

Lazerelektro yollarda ışığı yelkenlerine dolduran gemi kısaca bu mantık üzerine kurulu.

Tabii döngüde ki Alem’de en hızlı ve kapsayıcı (her yöne doğru) gezebilmenin, var olanın (örneğin insan) net bir biçimde durabilmesinden geçtiğine inanıyorum. Yani kişi tam olarak durduğunda, döngüdeki Alem kişinin bedeninden geçer. Hoş da olabilir, eziyetli de…

Ne ise… Fazla uzatmadan mevzuyu, zaten insanın düşünce hızında ve açı yönlü dolaşımını sağlayacak olan dinazorsu, balıksı ve kayamsı canlıların yaaşadığı gezegenden bol mitarda bu canlılardan getirilir büyük ihtimal. Bunlar Dünya’da ehlileştirilip galaksiler arası ulaşımda kullanılır zaten. Pilot bu canlıların içine girip, içten kumanda eder canlıyı. Yani bir atın ağzından beynine girmek gibi… Bu dev, balina boyutlarında ki canlılar ile saniye de sanırım 70-80 ışık yılı hız yapılabilir… Belki de fazlası… “

 

-Konfüzyon: Ağaçların gölgelerinin nerelere düşeceğini planlayarak topraktaki çimlenmeye yön verdiğini düşünüp bu sayede köklerine giden su miktarına da düzen getirebildiğini hissedersek kendimizi zeki mi, aptal mı hissederiz?

Konfüzyon: Işığın gölgesi

 

-Eğer McDonald’s Çin sermayesine girse… Yani McDonald’s Çin Malı olsa aynı şekilde gitmeye, yemeye devam eder miyiz?

Dodge, Çin Malı olsa Viper almak için yine elimizden geleni yapar mıyız?

Boeing, Çin Malı olsa ve Çin’de üretilse yine uçak almaya devam eder miyiz?

Örnekler çoğaltılabilir. Marka olmak, marka üretmek bir milleti ve devletini güçlü tutar.

 

-Neredeyse hepimis Air Force One’ı biliyoruz. Peki ya Land Force One ve Sea Force One? Hatta peki ya Space Force One?

 

-Örneğin Türkiye’de yayın yapan ulusal televizyon kanallarında niye “New York’da, şu şu semtte, muhteşem konutlar!” diye reklam çıkmıyor? Şehrizar Konakları, Validebağ Konutları niye Amerika’da reklam vermiyor?

 

-Yeniden itiraf: Evet, bundan yaklaşık 20 yıl evvel statlarda maçlar tek topla oynanıyordu. Ve top tribüne kaçtığında hemen geri atılıyor ve maça devam ediliyordu. O zamanlarda hep top tribündeyken bana gelsin istedim. Hep!

Çünkü geldiğinde onu geri atmayacaktım. Gerçi bu çok zordu. 30 bin kişinin arasında topun bana gelmesi ihtimali oldukça düşüktü. Ve bunla beraber top bana gelse bile etrafımdakiler hemen topu sahaya atmam için bana baskı yapacağına göre, topu saklamam oldukça güç idi.

Yinede hep istemeye devam ettim. Hatta planlar bile yaptım: topu gocuğumun içine saklarım. Sonra yanımdakine çamur atarım “Beyler top bunda!” diye. Onu linç ederler. Ben yırtarım.

Top bana gelmedi. Sonra top toplayıcılar ile berabe maçlarda 7-8 top falan kullanılmaya başlandı.

 

“Deney vakti! Vüüüüeeeeaaappaaa!

Solucanlarımızı alıyoruz ve onlara adlarının ne anlama geldiğini kendilerine aktarmaya uğraşıyoruz. Soluyancan, solurcan gibi yardımcı kelimeler kullanıyoruz. Aklımıza istediğimiz bir teoriyi yerleştiriyoruz. Örneğin; “solucanlar hızlı hareket edebilen ağaçlardır. Solur ve oksijen üretirler. Bunu derileri vasıtasıyla vır vır vır…” şeklinde uzun bir sallamasyon seansı yapabilirsiniz. Sonuçta teori, sallamasyon… Ucu açık… yolla gitsin anlıyor musunuz?

Neyse… Tabii daha sonra işin teoriyi ispatlayacak deneyi ya da deneyleri yapmaya geleceğini unutmayalım.

Solucanlar hazır mı?

Şimdi herkes dört kulaklıklı müzik çalarlarını çıkarsın. Ne demek “nasıl 4 kulaklıklı?” Yahu geçen hafta 2 sağ, 2 sol kulaklık ve müzik çalar getireceğiz demedik mi? Heh, onlar işte, bak varmış sende de. Bunun sağını ve solunu kendi kulaklarımıza takıyoruuuuzzzz… diğer sağ kulaklığı solucan kıçına, sol kulaklığı kafasına tutuyoruu…

“Aha! Benim ki zıpladı!”

“Benimki bale yapıyor galiba.”

“Benim ki teknoyu neredeyse çay eşliğinde dinleyecek… Hareket sıfır.”

Biraz solucan kokaini ister misin?.. Evet tuz… ama çok az… çünkü çok hücre öldürüğü için çok acı verir… Tıpkı kokain gibi en zehirsel özelliği, öncelikle vermekte olduğu acıyı örtpas edebilmesidir. Yani bizim için kokain ne ise solucan için tuz o.

“Anaaa!! Bu kıvrandı kıvrandı! Etrafına su bırakıp öldü!”

Tuza bulamaç yaparsan solucanı öyle olur. Feci bir ölüm şekli… Vücudunda ki tüm sıvının 2-3 saniyede dışarı akması. Vıyyy, niğrenç.

Ama deneye geçemedik halen. Hadi kısa kısa, seri seri… tempo… Solucanımızda yapabilirsen bir delik acıkıyoruz. Kan akıyor mu ona bakacağız. Ortadan iğneyle bile delinmeyen solucanları kafaya yakın kısmından kesiyoruz. Hangi tarafının kafa, hangi tarafının kıç olduğunu kafaya takmıyoruz fazla. Çünkü zaten kafaları yönünde ilerlemelerine rağmen yön tayinini kıç ile yapan bir canlı bu genelde. Solucanın kesimden sonra açık olan tarafından çıkan kanın rengine bakıyıyoruz ve solucanı balık ve su dolu bir akvaryuma sokuyoruz. Büyük ihtimalle su da solucan kanının morumsu bir renk aldığını göreceğiz. Enteresan.

Ama hızlı olmalıyız, kısa kısa ve seri. Hemen sporcuların müsabaka esnasında kullandıkları ani soğutucu spreylerden alıyoruz (ama dikkat ediyoruz, çünkü bu spreyler yanıcı olmakla beraber solunmasıda sakıncalıdır.) ve solucanın üzerine 5 dakika boyunca tatbik ediyoruz. Evet solucan tahta gibi sertleşmiş olunca kendisini derin dondurucumuza -iyi bir muhafazanın içinde- koyuyoruz.



Beklemek… Deneylerde en asansör müziklik kısım budur… Beklemek…

Kendimize bir tarih belirleyelim, öbür türlü beklemek kafa yedirtecek. Bu konuyla ilgili daha sonra belki bir iki şey daha söylerim ama şimdilik: tarih olarak solucanın kesilip dondurucuya konmayan kısmının tamamen toprak haline gelmesini bekleyebiliriz.

Solucanın bir kısmı ilkel doğal ortamda (yani toprak üstünde ve açık havada) çevreleyen ile bütün olduğunda (eridiğinde, toprak olduğunda), dondurucuda ki solucanı çıkarıp hemen kaynar suya 1 saniyeliğine tutup çıkarıyoruz… daha sonra mermer tezgaha koyuyoruz. Kuzaey ve Güney’ine ılık su döküyoruz. Batı ve Doğu’suna ise sıcaksu ve buz koyuyoruz. Hangi tarafa hareket edecek diye sabır ile bekliyoruz.

“Amanın! Benim ki pıt diye hareket etti!”



“Hocam bu durumda, uzun süreli dondurumdan sonra deneğin cansız refleks göstermesi bir kısa canlanma olarak algılanabilir mi?”

“x olmuş bir deneğin dondurumdan sonra refleks yapması belki tartışılır ki x refleks atabilir unutmayalım.”



Solucan yaşam belirtisi gösterdiği anda ağzımızla şu kelimeyi sezmesini sağlıyoruz; “Solucan!” ‘Solu ulan can’ anlamında.

Deney esnasında sayısız farklı ve ilgi çekici hadiseye tanık olabiliriz. Örneğin solucana iğne batırıldığında sarmal vaziyette yukarı doğru dolanma içgüdüsü. Kanın renginin kuru zemin ve su da farklılık göstermesi. Suya atılan solucanın dibe çöküp dipten su yüzeyine aksını yansıtabilmesi, yani suyun üzerine su tutulduğunda dipteki solucanın şeklinin anlaşılması. Solucandan kan akması. Solucanın müziğe verdiği tepkiler. Dondurulduktan sonra tekrar açılan solucanın sonrasında başına gelenler.



Ama ben onu bilir, onu söylerim; insanoğlu kendisine mikro cerrahi ile müdahale edebilen doktorlara sahip bir çağda isek, karıncanın kırılan ayağını, balığın kırılan kılçığını, balinanın bozulan hissiyatını iyileştirebilecek kabiliyette olmamız gerekir.

 

-Amacım sorudur: Birazdan anlatılacak sinopsisteki kişi sadist midir veyahutta rahatsız mıdır?

Sinopsis: ABD’de eğitim gören genç tanesi 1 bilemedin 2 Dolar’a web alan adları ve siteler satın alır. Ve bunları satar. Aralarında virginairlines.space, dcunited.team, hemispherenavigator.com, mildplanet.com, firstsapien.com gibi siteler vardır. Ve genç eleman daha 24 yaşında Dünya’yı 24 satten kısa sürede yol alabilir halde zenginleşmiş. Hepsi olabilirliği yüksek, Amerikan Rüyası kapsama alanı dahilinde şeyler. Tamam.

Ama… Hesabında 15 milyon Doları olduğunda söylemedi ev arkadaşlarına. Garip bir yaşam benimsedi bu. Ev arkadaşlarıyla New York’da bir evde konaklayıp alt kattaki 3 lezbiyen kızı doğallaştırmak (Skişgen hale getirmek) için çaba sarf eden uzatmalı üniversiteli yaşantısına devam eder. Hatta bir gün kafaları iyiyken 15 milyonu olduğunu kızların yanında söyler. İnanmadıkları için bilgisayarın başına geçerler ve bu gösterir hesabını falan. Yinede inanmazlar. Kızlardan biri “Arkadan, ‘uf bu kek harika! 20 milyona vermezdim!’ diye bağırınca bu eleman ısrardan vaz geçer. Sonra işletme okuyan ev arkadaşına “Rahatsız mısın lan? Dalga geçtim. Hepsi benim sistem kodlaması 203 dersi için hazırladığım patatesler.” Falan der.

İyiden iyiye, spring brake’de “Rhode Island’da iş buldum. Hızlandırılmış özel kurs vericem.” Der veeeaaaaaüüüeeppaaaaaa! Ver elini isim koyma hakkını Devlet’ten satın aldığın ekvatoral, resifsel, turkuaz rengi sularla çevrelenmiş adan! Evet adan!

Kanarya Adalar’ına 3000 kulaç uzakta! Muhteşem bir ortam. İçinde su şelaleri ile şekil verilmiş olan ovalik mermer kesimlerinden oturaklar falan var. Evet hani Ayasofya’nın gitişinde ki mermerler ovalikleşmiş ya, zamanda atılmakta olan adımlardan… İşte şelale usülü eskitilmiş/şekillendirilmiş mermer koltuklar… ayrıca hamam göbek taşı teknolojisine de sahip bu koltuklar… Ama koltuklara fazla takılmamak gerek. Buradan kalkan eski kullanılmış 40 yıllık, modernleştirilmiş İstanbul Boğazı vapuru ile açık denizde yol alırsın. Evet donanım yenilenmiş ve fakat nostalijist yaklaşımla gemi aynı o zamanlardaki gibidir. Çay servisi… Sigara içmeyin anonsu. Tabii bi kaç fark var… Helalar mıtfaktan temiz neredeyse. Sıçmaya kıyamazsın! Mıtfak ne lan? Mutfak demek istedim… Velhasıl bi dj kabini, bi sahne, bi orta zemin sahne (alttan ışıklı… Klasik 70’ler disko klüp dans zemini), uyumak için odalardan ziyade her yerde minderler var… Ve işte bomba: Gemide fırın var! Hem de gevrek simit fırını! Galata Simitçisi tek ek şubesi bu gemide…

Ve vardın… Evet karşında binbir türlü vahşi mahlukat ile dolu bir orman… Sıçış… hiç gelemezsin böyle şeylere… Hemen atlıyosun insan taşır hava drone’una… Bir pandayı afrodizyak iğnesi ile vurur gelirsin… Sonra haber çıkar “goril panda karışımı canlının nas…” şeklinde.

Hemen atlarsın mekiğine… Evet mekiğin var… Ara sıra yörünge, Uzay falan yapıyorsun… Ay’da kendi akvaryumun bile var. 20 metrekarelik alanda Dünya yaşamını tatbik ediyorsun Ay’da… Neyse, mekiğinle bu sefer yörüngeye çıkıyorsun.

“Evet efendim… Kaz sürüsü şu anda uzun mesafeli uçuşta… Önümüzdeki yarım saat içinde atlarsanız bir ya da fazlasını yakalayabilecek açı ile sürüye dalış yapabilirsiniz…”

Co-pilot: “Her zaman sonuncuyu kovalayın efendim.”

E herhalde sürünün ilk kuşuna dalıp ondan sonra onun arkasından gelen kuşların seni cırmalamasına göz yumacak değilsin… Tabii ki sonuncu için dalarsın! Ve hava dalışı esnasında kaz sürüsüne yaklaştığında adrenalin tavan yapar… En arkadakine yetişebilecek misin? Hayır!: Yön değiştiriyorlar!.. Hala şansın var! En arkadakinin 4 sıra önünü bile alabilirsin! Hadi şu son kazı havada aniden yakala nereden geldiğini anlayamad… Aha! İşte bu: avcılık. Kimisi yakalar yakalamaz boynunu kırmayı tercih ediyor güvenli bir iniş için… Ama sen bunu mutfağa girene kadar canlı tutarsın değil mi?

Gel gör ki, bu herif spring brake’den sonra New York’daki evine geri döner ve ev arkadaşlarına 9 şişe Corona ile nasıl sarhoş olduğunu falan anlatır.

Daha sonra acı gerçek ortaya çıkar: Acı? Bu kişi uluslararası istihbarat faaliyetini resmi olarak yürüten bir kurum için çalışmaktadır. federal.academy, federal.school, national.school gibi sitelerin sahibidir. Oscar törenlerinde Tom Hanks’ile aynı karede oturmuştur ama sosyal çevresi halen anlamamıştır. Çüş artık be! Bu herif mi hastaydı yoksa bütün bu inanmayanlar mı?

“Tatlım? Şu bizim Baa’ya benzemiyor mu?”

“Hangisi?”

“Şu bak People Dergisi’nde…”

“Hangi dergi olduğunu görebiliyorum.”

“Eeee?”

“Diğil… Alakasız. Bizim Saldun daha çok benziyor buna.”

“Saldun da nasıl bi isim yaa? Hey Saldun, çok pis saldun be.”

“komiksiz komiksiz espriler yapma.”

Adamın hayatının içindeki mekanları, eşyaları falan anlatırım ama bı kadarı şindilik yeter.

Sinopsis bu: Milyarder Üniversite Öğrencisi, bunu gizli tutuyor, evde hela temizliyor ve bunu garipsemiyor. Sonraları garipseyenlere “hela silmenin nesi garip? Asıl ben sizi pek anlayamıyorum.” Falan der ve açıklar “kimse helamı benim kadar iyi temizleyemez, gerçi belki annem yapabilir ama onada kıyamam. O sebeple helamı kendim siliyorum. Ne var bunda?”, “Ya tamam, hela sil de, altın hela falan sil be kardeşim! Bu ne yaa? Bu zenginlikte böy…”, “Üretkenliği elde ettiğim ev ortamı bu olduğu için yıl zamanımın çoğunu bahsettiğim evde geçirmeyi isterim. Yani sizin gibi kütüphanesinde ki iki kitabın yeri değişince ortalığı velveleye veren biri için aslında ev ortamında değişiklik arzulamamak kavranabilir diye düşünüyodum ama…”

“Ama?”

“Ama görüyorum ki yarım asırlık ahşap çevre ve asırlık tahta parkeleri anlayamayacak kadar salaksınız. O sebeple kütüphanenizde kitapların alfabetik sırlamalarında 4. Harflere geçip Benesol’ü Benasol’ün yanına koyabilirsiniz.”

 

-Saçma askeri muhabbetler:

“Hey Coğn?”

“Ne var Bili?”

“Ya seninde sikin bazen taşağına yapışıyo mu?”

“Hasta mısın lan sen? Sikin taşağa yapıştığı nerde görülmüş?”

“Aha burda işte!”

“Lan! Sakın donunu! Laayyn! Hask?! O ne lan? Taşağın sanki yumurtaları uçan balonmuş gibi yukarı çıkmış? Bu ne olm?! Lan bu sik mik diğil olm! Başka bi uzuv lan bu! Hahahaha! Taşağı zeplin gibi tura çıkmış lavuun yaa, hale bak!”

“Ya dostum, sike yapıştığı için üst tarafı sik taşağı yukarıda tutuyor.”

“Hadi lan ordan! Hadi indir taşağı da görelim!”

“Aha al, böyle hafifçe siki yukarı taşağı aşağıya çekince normal haline dönüyo.”

“Lan? Olm senin sikin kendi taşağını sikecek hale gelmiş. Git bi revire görün bence.”

“Puhahaha! Kendi taşağını sikmek ne demek abi yaaa?! Hahahaha!”

“Dokunma lan bana… Bulaşıcıd… Gerçi bi dakka… Kız tam yalamak için eğildiğinde gerekli uzaklığı ayarladığında ufak bir parmak hareketiyle taşağı 3 santim aşağı sarkıtmak iyiymiş yaa… Taşağı kızın ağzına doldurmuş olurum… Nasıl yaptın lan?”

“Neyi nasıl yaptım?”

“Taşağını sikine nasıl yapıştırdın?”

 

“Bugün bir karganın bir tutam saçla oynadığını gördüm.”

“Ne?”

“Karga diyorum. Birşeyler ile oynuyordu. Yanına gittim baktım… Gagası boş uçup gitti. Bir baktım kalktığı yerde bir tutam saç var. Nasıl olur lan bu?”

“Sizin oralarda çok berber ve kuaför var, oralardan belki yuvasına falan götürmek için almış olabilir.”

“Tabii… Ama şimdi düşünüyorum da saç insan saçık gibi olmasına rağmen tutam dediğim şey bir örümcek ağının 360 derece 3D hali gibiydi.”

“Oha?”

“Yani tarakla falan olacak gibi değildi pek… Dairesel akordeon gibi bir şeydi. İnsan saçına benzediği ve berber ve kuaföre yakın olduğum için iğrenip almadım.”

“Alsaydın da bi boka yaramazdı zaten.”

“Harbi ha… Skmişim karganın oynadığı zabazingoyu mına koiim.”

“O diil de… zıpıtıpırsa yaptın di mi?”

“He?”

“Ne?”

“Ne?”

“Ne dedin?”

“Ne zaman?”

“Ne demeden evvel ne dediydin?”

“Ne dedin dedim.”

“Ne dedin demeden evvel ne demiştin. O ne’den önce ne dedin?”

“Heeeeğ! Zıpıtıpırsa yapt…”

“He?”

“Ne he’si amına koyim ya! Öküzün trene baktığı gibi bakıp bi de ‘heö?’ diye böğürüyon!”

“E senin de ne bok dediğin belli diil mına koiim! Zıpıtıpırsa ne mına koiim, götünde bülbül yuva yapasıca götçük!

 

“E hadi burdan yak…”

“Nooldu?”

“Savunma ve Havacılık’ın bu sayısına baktın mı?”

“Noolmuş?”

“Türkiye’de üretilen tüfeklere açık arazi tıpaçları zorunlu olmuş.”

“Anlamadım ki ben bişey.”

“Yav, her tüfeğin bir kodu var, her tüfeğe göre açık hava tıpaçları yapıyolar, burdan tıpaç bombaları falan yapılıyor. Meselâ meydanda 20 Bora Barak 99 varsa bu tıpaç bombasını bir atıyorsun, attığında şarapnel gibi dağılıp namlulardan girerek silahları kullanılmaz hale getiriyor.”

“Sktir lan! Şarapnel namludan girecek de, tıkayacak da… Taşak geçiyon di mi?”

“Ya zaten ilginç kısmı o. Namluların yapısı bu tıpaçları çekiyormuş. Yani her tüfek buna göre üretilecekmiş artık.”

“O zaman ben bir yüz ya da ikiyüz tane 47 ve 14 alıp depolayayım.”

“Noolcak o?”

“Geleceğe yatırım…”

 

-Kaybolan “Evet efendim” dosyasından aklıma gelenleri not etmiş olduğum ajandadan devam etmeye çalışıyorum ve fakat arada farklı farklı -kaybolan dosyada yer almayan- şeyler gayri ihtiyari saçılıyor dijital sayfalara.

Bazen şaşırıyorum… Bazen ise çok doğal karşılıyorum… Tıpkı toprağın üzerine koyulan bir küp şekerin kısa müddette bözcekler ve etraf tarafından yenilmesi gibi doğal… Bilgisayarların gaz ile çalışabileninden bahsediyorum. Evet çok gizli bilgi: Tüm bilgisayarların bağlı olduğu bilgisayar kömür buharı ile çalışıyor.

Şaka maka doğalgazlı falan bilgisayarlar. Ve ben bunları söylüyorum ya? Aklımda ilk masa üstü bilgisayarların arka fanından tahliye olan hava akımını koklayışım ve bilgisayarın osuruğu ya da egzosu nasıl kokardı merak edişim var. Çocuktum tabii. Ve tabii bana “büyümek nedir?” diye sorulduğunda her zaman olduğu gibi yine “hep çocuk kalacağını anlamak” derim.

Ama bu maddenin konusu biraz farklı. Yeni bir iş sahasından bahsedeceğim. Bilgisayar kullanan herkes bu işi yapabilir: arşivcilik. Tek yapmamız gereken internette gezerken her sayfanın bir fotoğrafını bilgisayarımızın hafızasına yüklemek. Tabii dosyalayarak. Yazdıklarımızı, yolladığımız e-mailleri falan, yaptığımız paylaşımları, kısaca bilgisayar ekranında gerçekleşen neredeyse her şeyin kaydını bilgisayarlarımza yüklemek. Böylece bilgisayarımıza “8 yıl önce bugün şu saat civarı ne yapmışım?” sorusunu bile sorabiliriz belki bir gün. Ama şimdilik herkesin her sene için bir almanak yapacak kadar arşivcilik yapması, ortak insanlık almanak’ının nasıl olacağına yön verecektir. Yani milyonlarca kişisel almanak, ortak almanak’ı oluşturabilecektir.

Hatta olayı biraz daha üst safhaya taşırsak; her eve günlük tutulması ve sene sonunda bu günlüğü yayınlamasını söyleyen anayasa’nın olduğu yerde, insanlar bu kişisel almanakları’nı internette yayınlayabilir ya da genel almanak oluşturucu firmalara satabilirler. Genel almanak oluşturan firmalar genellikle “ne kadar çok kişisel almanak alırsak o kadar iyi.” mantığı ile hareket edebilir büyük ihtimalle.

Peki kişisel arşivcilik şimdi keseme ne koyar ki?

 

-“Hey dude!”

“What?”

“What you thinking about a giant totem pole in DC?”

“What?”

“Like the Monument, dude…”

“Have you been dancing around a totem pole for too much or something?”

“What?”

“Which tribe’s totem pole are you thinking?”

“Waauuuvvv! Now we got to build up more than just one totem pole.”

“What’s that?”

“As big as the Monument almost.”

Tercüme:

“N’ber ?”

“Ne?”

“Disi’ye dev bir totem kütüğü mü dikmeyi düşünüyorsun?

“Ne?”

“Dikilitaş gibi ulan…”

“Totem kütüğü etrafında aşırı dans falan mı ettin sen?”

“Ne?”

“Hangi kabilenin totemini dikmeyi düşünüyorsun?”

“Vaauuuvvv! Şimdi birden fazla totem dikmemiz gerekliliği ortaya çıktı!”

“O niye ki?”

“Neredeyse Dikilitaş büyüklüğünde!”

 

-“We are the enemy.”

“We are the friendly.”

“That’s why we are enemy.”

“Then we are fancy.”

 

-Bir filmde Dünya’yı işgale gelen dış Gezegen’den canlılar hakkında bir yer altı sığınağında adamın biri diğerine “Dünya’nın en güçlü ülkesini saatler içinde darmadağın ettiler. Dünya’nın ağzına sıçacaklar. Halimiz içler acısı. Bu, insanlarla solucanlar arasında bir savaş gibi.” diyordu.  İnsan ve solucan. Adam öyle bir şekilde söylüyordu ki bunu; sanki insanlık saatler içinde solucanları bitirebilirmiş gibi. Halbuki insan ölünce, definden sonra, solucanlar girer devreye.

 

-Korku tüneli: Çocuğa sormak: “Büyüyünce ne olacaksın?”

Çocuk: “Ben olucam.”

“Ne?”

“Ben olacağım.”

 

-Çılgın aktör: “Nıhahaha! Artık Dünya’nın en yakışıklı aktörü olarak görüldüğüme göre hemen bir kozmetik şirketi kurup, kendi yüz derimin kaplama maskesini falan satmalıyım. Yani benim yüzümü taşıycak yüzbinlerce kişi… Fantezi yapanlardan tut, sokakta benim gibi dolaşmak isteyenler falan! Ooooh! Gelsin milyonlar!”

Sıkıcı aktör: “Bu manyakistanda sıkıcı olabilmek büyük başarı.”

“Ya sen ne diyon gene mına koyiim ya?!”

“Kendi yüzünün birebir maskesini yapıp çoğaltmak yasal mı, onu bile bilmiyorum. Ama çok pahalıya patlar… Yani bir kişinin suratını direkt senin yüzünle aynı yapan maske… Biraz garip geldi bana ayrıca…”

“Niye? Karın gece vermiyor, huuoop takıyosun maskeyi, oluyosun Frank Sinatra, ya da Elvis, James Dean falan… Güzel olmaz mı?”

“Bilmiyorum.”

 

-“Hey dude!”

“Hey?”

“Dude, what do think about fasting for electricty?”

“Electricity is crucial.”

“So?”

“Knowing the great importance of the electricty is a good thing.”

“So you say yes?”

“And being capable of to be able to survive without that, even for a period of time is good.”

“So you say yes.”

 

Tercüme;

“N’ber gözüm!”

“Senden naber?”

“Yav, elektirk için oruç tutmak hakkında ne düşünüyorsun?”

“Elektrik zaruret.”

“Yani?”

“Elektriğin önemini bilmek iyi bir şey.”

“Yani evet mi diyorsun?”

“Ve bir zaruretten yoksun vaziyette kendimizi belli bir müddetliğine de olsa idame edebilmek iyi.”

“Yani evet diyorsun.”

 

-Koku.

Evet konu koku.

Koku saklar. Hayır koku bizden bir şey saklıyor anlamında değil. Manyak mısınız be? Oldu! Kokunun sağ cebinde gizli bi not var! Tövbe tövbe…

Koku saklar. Bir cihazdır. Bir cihazdır yani koku saklar.

Koku saklamaya yarar.

Evladınızın kokusu yastığına sinmiş ama kendisi 2 aydır uzakta. Hatta yastık 8 aylık! Hayır 20 aylık! Hayır 20 yıllık! İşte o koku saklar.

Koku saklar… Cep telefonu boyunda bir elektirkli süpürge… Havayı/kokuyu içine çekip -mini cd’ler gibi, ama çay poşetlerinde gibi elyaf gibi olan- ayrı ayrı filtrelere, ayrı ayrı kokular depolayan bir cihaz. Elektronik/tekstil endüstrileri üretimi ile kullanılabilecek ve yapımı kamera yapımında daha az komplike bir cihaz.

 

-Aklımdan hakkında sıfatlama yapmak istemediğim bir şey geçiyor: Bir yer. Farklı bir yer. Burada sevgi içgüdüsü düşmanca bir olgu olarak algılanıyor. Yani bir gezegende sevgi gibi, koruma gibi dürtüler negatif algılanıyor. Bu konuda “E o zaman onlar sürekli birileriyle savaşıyordur.” diyebilecek olanlar ağaçları düşünse biraz? Örneğin bir ağaç bir ağacı çok severse onun köküne gidecek suyu almamak için, ışığını bloke etmemek için kendini uzağa alır.

Bu ne biçim muhabbet!

 

-Apollo18 belgesel filmini izlemişseniz Ay taşları ve kayaları hakkında bu filmi izlemeyenlerden farklı düşünebilirsiniz.

Bu filmin ikincisi de olsa iyi olurdu. İkinci filmde Ay’a Dünya’dan götürülen kayalar ve taşların Ay’da neler yapabileceğini izlerdik.

 

-0.5 mürekkepli pilot kalemler var. Bunların 0.04 kalınlıkta yazabilenleri olduğu zaman, bu kalemlerle örümcek ağını sabır ile, komple boyamak.

Eğer içinde bulunduğumuz zamanda bir insan evladı bunu düşünebiliyorsa, demek ki örümceklerinde buna adaptasyon gösterebileceği bir zamandayız demektir.

Örümceğin ağını, ona zarar vermeden örneğin yeşile boyamak.

 

-ABD Başkanları arasında diyalog kesiti:

“Kaç yıldız ekledin?”

“Hmm… bir iki tane eklemeyi başardık.”

Bununla bağlantılı hikaye: Bir Amerikan Başkanı, ülkenin bayrağına daha fazla yıldız eklemek istiyormuş ve fakat sınırları genişletmek için uygun bir zaman değilmiş. Bunun üzerine başkan bir karar alıp bazı eyaletleri ikiye ve hatta 3 yeni eyalete ayırmaya kalkışmış. Ve fakat söz konusu eyaletlerin merkezi yönetimleri bunu hoş karşılamamış. Halk ikiye bölünmüş. Kimi eyaletlerde yeni oluşacak eyaletler desteklenirken kimi eyaletlerde tek eyalet olarak kalmak destekleniyormuş. Sonuçta bu başkan ABD bayrağına 12 yeni yıldız eklemeyi başarmış. Yani eyalet sayısı 12 tane daha artmış.

 

-Bir gezegenden Dünya’ya doğal yolla doğmuş gibi gönderilen ve insan vücudundaki… insanlığı, Dünya’yı sever olur ve düşüncelerini kelimesizleştirerek düşünce hızı ve yoluyla söz konusu gezegene mesaj yollamamaya başlar.

 

-Everest’in zirvesine insanın çıkmış olması harika tabii. Acaba zirvede kar örtünün altında ne var? En son toprak ya da kaya kaçıncı metrede var? Acaba zirvede herhangi bir bitki yeşerir mi?

 

-Araba güreşi: İki araç birbirine zıt yönlerde durur ve aralarına zincir bağlanır. Ortaya bir çizgi çekilir. Kırmızı-sarı-yeşil ışık konur, yeşilde ikiside çekmeye başlar. Ortadaki çizgiden lastik geçince güreş sonlanır.

 

-Bu küresel ısınma hakkında belki de okyanus tabanına tahta parke döşememiz işe yarayabilir. Nem, su seviyesi belirleme ve daha birçok şeye katkısı olur belki. Okyanusun dibine nasıl parke döşenir, o ise muamma tabii.

 

-Hani bazı dükkanların önünde akar ışıklı tabelalar var ya? Hani ışık böyle bir çizgi üzerinde Meksika dalgası misali bir taraftan bir tarafa gidiyor ya?

Bir uçağın kuyruğuna bu çizgisel ışıktan 700 metre uzunluğunda olanı koyuyoruz. Uçak giderken en arkadan kuyruğa doğru ışık hüzmesi yapıyoruz. Böylece uçak gece görüşünde ışığın ilerlemesi esnasında çok hızlı hareket ediyormuş gibi görünüyor.

Fikir ultra saçma, anlatım mega saçma.

 

-Bir mercek ile teleskop ya da mercekli ayna alıp Güneş’ten gelen ışığı Güneş’e olduğundan daha güçlü bir şekilde gönderirsek ne olur?

 

-Bir anın gerçeği, anların geneli öyleymiş gibi olmamalı genelde…

Öyle olsa idi, tek an yeter, anlara gerek kalmazdı.

(Kuşlara hitaben)

 

-anlaşılmadığını anladığını tekrar etmiyorsan anlaşılmaya değer değildir anlattığını zannettiğin.

 

-ying-yeng… iyi ve kötü değil de; iyi ve çok iyi değil mi ki?

 

-böcek yürüyüşü dinledim bugün/ 16 Mart 2017 / değişik bir camın arka tarafında yürüyordu kendisi, kulağımı ters taraftan cama dayadığımda bariz bir şekilde böceğin yürüyüşünü dinledim! Bu beni feci mutlu etti! Cidden! O camı ne pahasına olursa olsun saklayacağım. Zaten dolabın camı ama yinede aklımda bulunsun.

 

-Evet!.. Şimdi herkes 500 ml su şişesinde ki suyu içsin. Evet… Bittiğinde içinde halen birkaç damla kalmış olmalı. Şimdi traşlı kafamızın en üst noktasına bir damla damlatıyoruz ve bu damlaya aşağı gitmeden evvel boynumuzu hareket ettirerek kafamızda bir 360 derece dönüş yapmasını sağlıyoruz. Bir damla gökten, aynı anda dedi bir ses “temizlen”, bir damla ile alınan duş… Neyse… işte anladınız ana fikri… Aynı damlaya kafada defalarca 360 derece dönüş yaptırmak ve kafiyeli cümlelerle yaptığımız denyoluğu erdemlikmiş gibi gösteren cümleler, işte…

 

-Tahtanın tahtaya, taşın taşa yeteri kadar müddet ve hızda sürtüldüğünde ateşin oluştuğu bir habitat da (Dünya) yaşıyoruz. Peki öyleyse içinde hidrojen ve oksijen barındıran suyun suya yeteri kadar hızla ve müddette ve ters istikamette sürttürülmesi sonucu ateş ortaya çıkması gerekmiyor mu?

“Heellööööğ?”

“Lan?! Sen nesin böyle?”

“Ben ışığım.”

“Nas? Nasıl? Ne oldu? Hayırdır?”

“Zaten Dünya’nın çekirdeği iki su damlacığının sürtünmesi hızıylan ortaya çıkan ateş ile merkezileşip kütleleşti.”

“Ne diyon sen ışık?”

“Yahu sen de ne dangalaksın be! Uzay’da, boşlukta bir damla vardı ya sabit?”

“Eee?”

“O damlayı ikiye ayırıp bir tarafını sabit, diğerini hareketli kılıp hareket halindeki damlanın Evren turu yapıp diğer istikametten tekrar sabit damlaya varması ve birbirlerine sürttükleri anda ateşin ortaya çıkması ve daha birçok şey.”

“Işık sana bir şey diyebilir miyim?”

“De.”

“Kendini söndürebiliyor musun?”

“Sana aslında bir küfür ederdim ama neyse…”

“Saygı duyuyoruz sana ışık.”

“Estafurullah, saygı bizden.”

 

-   kırmızı örümcek… kendisiyle anlaşmamız hakkında detaylı bilgi vermemekle beraber bir anlaşmanın olduğunu unutmamak iyi olacaktır.

 

-Gözlüğü taktığımda kendi gözlerime bakmak. İçten yansıtmalı gözlük.

 

-Her kar tanesini Dünya’ya düşen bir yıldız olduğunu anlattığım bir masal vardı ama kaybolan dosyadaki hissiyatta olmadığım için şu anda o masalla ilgili yazacağım yazmış olduğumdur.

 

-İnsanlık kendi türüne içgüdüsel olarak kıyacak bir organizma değil.

Virüs bulaşmış olmalı insanlığa birbirini öldürebilenlerimiz olduğuna göre.

Kabil’e virüsü kim, neden bulaştırdıdan ziyade tedavisine odaklanılmalı gibi.

 

-Hoca sen ne ferrarisi ya da roll roysu ya da lamborjinisinden bahsediyorsun? Adam 22 yaşında F-16 kullanıyor aga! F-16 bu! Bir ya da iki milyon değil, 40 miyon Dolar. Jet monako! F-16 aga! Sen neyin gallâğdosundan falan bahsediyorsun?

Bir de şöyle bir durum var: Evet Veci filmde pilotluk yaparken evin balkonunda bekleyen kız arkadaşına uçaktan çiçek veriyordu! Hahaha! Ulan yaa. Uçakla kızın yanından geçerken eline çiçeği tutuşturuyor! Hahaha!

Ancak filmdeki gerçekler gerçekten gerçek. Yani her pilot mutlaka sevdiklerinin tepesinde uçar. Bir asker içgüdüsü ve oldukça sağlıklı bir durumdur bu. Pilot önce memleketini koruyabilir olmalı. Kütahya’nın köylerinin üstlerinde F-16lar caauuuvv cuuvvv pikeler yapıyorsa anla ki o köyde ya anası babası, ya yâri var. Tabii bu konuda büyük şehir pilotları biraz şanssız:

“Yaa Tuğrul, yani ef-16’ın var ama hiç bizim evden geçmiyosuuuğnn! Naapiim ben öyle ef-16’yı yaağ?”

“Kızım, Ayasofya’ya 200 metre uzakta oturuyosunuz. Ne yapayım yani?”

“Noolur bi iki kere geçsen yani?”

“Kızım seninle konuşmaya dayanabilmem sayesinde artık ci kuvveti işlemiyo bana.”

“Nasıl yaağni?”

“Tamam ben komutana sorarım ‘Komutanım sevgilime bir gök serenatı yapmak için izin verirseniz Ayasofya’nın üzerinde yaklaşık 10 tane pike yapıp bütün şehri alarma geçirmek ve herkesi panikletmek ama bu esnada sevgilimi mutlu etmek istiyorum.’ diye. Tamam mı? Oldu mu?”

 

-Gece mum ışığında otururken, yanan sigaranın saman kağıt üzerindeki gölgesine bakarken yanar kül ucunun gölgesinde ışık gölgesi gördüm.

 

 

 

 

 

-Aslında mimari açıdan ABD’nin acilen Dünya’nın konuşacağı yapılara ihtiyacı var. Empire State ve Brooklyn ile Golden Bridge dışında maalesef aklıma Dünya tarihine damga vuran ve vurmakta olan yapı? Empire State ilk yapıldığında Dünya’da çığır açmıştır. O zamanda, öyle bir yapı gerçekten mucizevidir. Hoover Dam’da müthiş bir eser. Golden ve Brooklyn zaten gerdanlık gibiler. Ama neredesye -neredeyse- bir asırdır ABD çığır açıcı bir yapı ile gelemedi.

Mesela hareket halinde otoban falan… Yani Doğu-Batı arasında bildiğin otoban… Zemin Doğu’dan Batı’ya doğru saatte 30 km hızla ilerliyor. Yani arabayı otıbana çıkarıp sağdaki emniyet şeridine çeksem 10 saatte Paris-Lyon arası mesafe kadar mesafe gitmiş olunur. 120 km ile seyir eden araç saatte 150 km’ye çıkmış olur ki bu 600 km’lik bir yolun 5 değil, 4 saatte kat edilmesini sağlar. Yani evet… Saatte sadece 30 km, toplam zaman’da %25 oranında etki gösterebilir.

 

-Statta 41bin kişi var. Bunun 4 bini karşı takım taraftarı. Oturulan koltuk numaraları odaklı kura çekimi az sonra yapılacak. Bu kura istemine göre iki takım taraftarları arasından birer 11 kişi seçilecek ve bu seyirciler sahaya inip maç yapacaklar.

Hep değil tabii ama arasıra zevkli olabilir. Yoksa ben tabii işi işin ehlilerine havale etmekten yanayım.

 

-Dünya içi anlık seyahate bedenlerimiz hazır mı? 2 saniyede bir kişiyi Miami’den alıp Nepal’e götürdüğümüzde, aracın kapısı açıldığında içinden çıkacak insan bedenimiz mekan değişikliğinin getirdiğini (basınç, nem, sıcaklık vs.) kaldırabilir mi?

 

 

 

 

Silinen bir dosyanın akılda kalan tortusu

2017 © by Bahadir Gezer. All rights reserved