İngiltere Kraliçesi öldü. Allah rahmet eylesin.

Yıllardır “Kraliçe şöyle dedi.”, “Kraliçe ne dedi?”, “Kraliçe aşağı.”, “Kraliçe yukarı.” diye diye Kraliçelik’in neden bu kadar uzadığını sorgulamadık bile. Yani Elisa gidip kendine Arnold Schwarzegenner mukabilinde bir damızlık edinebilirdi. Yapmadı böyle şeyler rahmetli. Mazbut yaşadı biraz.

Dünya siyasetinde pek bir sahne almışlığı bulunmuyor.

Bu Britanya işleri biraz karışık. Eğer Britanya halen Britanya ise şu an ki Britanya’nın yalnızca New York şehrine yüzmilyonlarca Dolar borcu var demektir. O zaman imzalanmış belgeler. Eğer Britanya halen aynı Britanya ise önce Dünya’ya olan borçlarını bir kapatsın bir zahmet yahu.

Biz 1950’lere kadar Osmanlı borcu ödedik. İngiltere’de bütün o kolonilerde yapmış olduğu antlaşmalar ve vermiş olduğu vaatleri yerine getirsin bakayım. Kıbrıs Türkü’ne Britanya Paydaşlığı çerçevesinde vize serbestisi? Var mı böyle bir şey?

Yahu kraliyet ailesini esir almış İngiliz Devleti. Olan bu. Bazı tabuları zorlarlarsa ortadan kaldırılıyorlar. Örnek; Prenses Diana.

Monarşi misin demokrasi mi? İkisi bir arada olmuyo kardeşim!

“Long live the Queen!” dedik dedik anca bu kadar uzatılabildi hayatı: 96 yıl. Dünya’nın en ileri ülkelerinden biri olan İngiltere. Bir kişinin hayatını uzatabildiği kadar uzattığı zaman anca bu kadar çıkıyor. Annem “Ben 100’ü görür diye bekliyordum” dedi.

Son nefesini verdiği yerin İskoçya oluşu ise zaten başlı başına bir olay. İskoçya’da bağımsızlık referandumu yapılmıştı. Hatırlayan hatırlar. Sadece birkaç yıl evvel İskoçya tam bağımsızlığı oyladı. Ve red etti! Evet; İskoçya tam bağımsızlığa hayır dedi.

Olayın içinde hiçbir mantık zerresi var mı derken şunlar akla geliyor: ”İngiltere olarak biz bir türlü İskoçya üzerinde direkt hak iddia edemiyoruz. Bizden tam bağımsız olurlarsa onları işgal edebiliriz. Çünkü bağımsız olduklarında apayrı bir ülke olmuş oluyorlar.”

İskoçya ahalisi bu çirkin planı görüp bu kurguyu bozuyor yani öyle mi?

..

Şimdi konulardan biri şu: Defin merasimi nasıl olacak? İhtişam olacağı kesin. Binlerce askerin ve tören kıtalarının performansları olacaktır diye tahmin edilebilir. Yalnız bu merasim ile ilgili şöyle bir sorun var: provası yok. Yani Rio Festivali Geçiti’nin bile provası var.

Türkiye merasimin hangi aşamasında olacak? Katedral’deki duada Türkiye nasıl temsil olunacak? İngiltere tarihinin en sağlam figürlerinden olan Kraliçe Elizabeth’in anıtı için Türkiye nasıl bir katkıda bulunabilir?

Tabutu özel ahşap, gümüş, bakır ve altından yapabilir miyiz? Ya da Latin usulü bir lahit? Evet evet; Marmara mermeri ile görülmemiş güzellikte oyma ikonlarla bezenmiş bir lahit! Porselen ve çini iç kaplama!

Haç yapalım mı? Lüle taşından mesela? Ya da Haç yapacağımıza zaten olan Haçlar’dan birini verelim? Örneğin Patrikhane kubbe Haçı? Ya da İznik’teki Ayasofya’nın en eski kubbe Haçı?

“Bizim devlet böyle düşünüyor mudur sence?”

 

-Uzay gemisi arayıcısı diye bir iş var. Duydunuz mu hiç? Bildiğin “doktor” der gibi “teknisyen” der gibi “uzay gemisi arayıcısıyım ben” diyor şahıs. Bunun için bir maaş falan aldığı belli. Adam sahilden sahile dolaşıp gece hayatı, gündüz plajı falan biçimde yaşıyor. Neymiş; uzay gemisi arıyormuş.

Neyse, konuyu yargılayıcı tartışacak değilim. Ve ancak uzay gemisi aramak için en güzel yer okyanusların dibidir. Yani Dünya’nın çoğu su. Uzaylının suya ineceğini tahmin etmek çokta zor değil. Peki uzaylı gemisi bulmak ne işe yarar?

Bir kere askeri teknoloji açısından çığı açıcı olur. Enerji ile ilgili birçok kazanımımız olabilir. Yalnız bir sorun var: “Nedir?” Geminin içinde uzaylı yok. ?

“Aramızda bir uzaylı var.”

‘Büro şimdi bu şeyi mi arayacak yani?’

 

-Amerika hükümet suçlamak ne demektir bilmiyor. Gerçekten hükümet üzerinde nasıl baskı kurulacağı konusunda toplumsal bir refleksi yok Amerikanlar’ın. Yani benzin galon başına $19 olmuş ve Amerikanlar halen caddelere dökülüp “Hükümet istifa!” diye bağırmıyor.

Haydi Amerika bu kitlesel tepkiselliği gerçekleştiremiyor. Peki ya biz? Türkiye? “Halil abi! Protestoya gidiyoruz abi! Hükümete bağıracaz!”

‘Yav çocuklar, boşa zahmet ediyonuz. Zaten iki aya seçim var yahu.’

..

Trump Holding’e federal el koysun. Borsa’dan halka arz etsin.

“Ne alaka yahu?”

Amerika’nın bugün yaşadığı sorunların sebebi bir önceki hükümet. Ama Türkiye’de durum bu değil.

 

-İstiyorlar ki Office sitcomu gibi hayatım olsun… onlar da izlesinler… seyirlik… yazarlıkta seyirlik bir şey yok gibi görüyorlar… halbuki benim yazım tekniğim simply is entertaining.

 

-Anadolu Türk için tarih döngüsünün tesadüfi bir biçimde yurt haline gelmiş olduğu bir yer değildir. Şu çok net anlaşılıyor ki; Türk MÖ 2000 dolaylarında teşkilat yapılanması kurmaya başladığında konuşlanmış olduğu Orta Asya’dan Dünya’nın dört bir yanına bahadırlar göndermiştir. Yani Anadolu binlerce yıl evvel gezilip görülmüş ve Türk için vatan olarak belirlenmiştir. Bu bağlamda Türk’ün sürekli batı yönlü hareketi ise bu konuda Türk Ulusu’nun binlerce yıla varan bir kararlılık sergilediğini göstermektedir. Anadolu gerçekten Dünya’da eşi benzeri olmayan bir coğrafyadır. Bir kere kıtaların tam kesişme noktasıdır. Bununla beraber coğrafyasında karlı yanardağlar ile sıcacık plajlar ve yemyeşil yaylalar bulunmaktadır. Ve bunların yanında bozkırda vardır. Dünya’nın en güzel coğrafyası denilebilecek yer Anadolu’dur. Ve Türk bu tercihi binlerce yıl önce yapmıştır.

 

-Mesafe doğal üst hız limiti… ve dairesel hareket ile mesafe uzatımı sayesinde hız limiti üzerinde hareketlilik sayesinde yolculuk süresini kısaltmak.

Basit ifade ile; İki şey var. Bunlar A ve B. A B’den 10cm uzaklıkta. B’den A’ya saatte 5000km hızla gittiğimizde B’den A’ya 1/10000 saniyede varıyoruz. Yani saniyenin onbinde biri hız ile. Yine B’den A’ya saatte 6000km hızla gittiğimizde sonuç değişmiyor. 5000 km/s süresi ile aynı süre sürüyor yolculuk. Saatte 7000km’ye çıktığımızda yine sonuç değişmiyor. Çünkü 5000km/s A ile B’nin arasındaki mesafenin doğal hız üst limitidir. Önündeki mesafe 2 adım iken 3 adım atmak iki adımlık mesafeyi daha hızlı almayı sağlamayacaktır.

Bu durumda biz dairesel hareket yapıyoruz. O kadar uzun bir mesafe katediyoruz ki hızımız sürekli ivme ile 9 trilyon km/dakikaya kadar çıkabiliyor. Yani görüntüden, oluştan daha hızlı gitme şansına kavuşuyoruz mesafe sayesinde. Ve bu hareketi B’den A’ya doğru yaptığımızda 5000km/s hızı yolculuğu süresinden daha hızlı gidebiliyoruz.

Gelecek konsepti bugünden zaten var ise bu yapılanlar bize bir sorun çıkarmaz.

 

-Süper Lig ne kadar dandik bir isim. “Mega Lig”, “Ultra Lig” Domestos

 

-Bişey yapacaksan ya zamanında ya da zamanından evvel yap… zamanı geçtikten sonra değil…

 

-Yahu adamın soyadı Hilton. Ama acayip fakir adam. Bildiğin bir tane bira parasına duygulanıp ağlıyor. Fakat soyadı Hilton. Bir garip geldi bu durum bana yahu. Yani hatta trajedi ve bununla beraber komik.

 

-Mermi sayar.

“Bak bunları bunu içine döküyosun, takır takır sayıyo.”

‘İyiymiş yahu.’

“Siz nasıl yapıyorsunuz?”

‘Biz topluyoz teh teh’

“Ne? Şaka mı bu?”

‘Yok. Değil. Topluyoz teh teh.’

 “Yahu asayiş olay yeri gibi her merminin etrafını çizin bir de oldu olacak. Askerdeyiz olm lan! Binlerce mermi sayılır mı öyle tek tek?”

‘Sayıyoz biz; teh teh.’

“Al güzel kardeşim. Al bu cihazı kullan. Vah kardeşim benim. Çektiğin çileden niye haberdar etmezsin ki? Al kardeşim, sayma öyle bir daha tek tek.”

 
Bugün 9 Eylül 2022    Cuma   18:32    İstanbul   Bahadır Gezer

 

 

-Az evvel akşam yemeği yedim. Domates çorbası ve etli kabak ile biber dolması. Yoğurt.

 

Bugün 9 Eylül 2022  Cuma   19:34    İstanbul       Bahadır Gezer

 

 

-Boş bir gün güzel olmaz mıydı? Dünya’da yılın her günü mutlaka bir yerlerde bir bayram oluyor. Yani her ülkenin kendi milli bayramları bile topladığında yılın tüm günlerini alıyor. Yani Dünya’da bayramsız geçen bir tane bile gün yok. Bu acayip bir durum değil mi?

Bayramsızlık Günü gibi bir gün tayin edemez miyiz? Bazı ülkelerin kendi bazı bayramlarından feragat etmeleri gerekecek. Ancak bence yapmaya değer.

 

-Askerde zorunlu basur muayenesi mi var lan?!

 

-Kıbrıs’ta şu an ki durumda aslında gocunacağımız bir vaziyet bulunmuyor. Türk’ün güvenliği sağlandı, sınır edildi. Bu kadar net. Tek sıkıntı şu: uluslararası tanınırlık. Bu Kıbrıs Türkü’nün hakkı. KKTC Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin tüm içme suyunu sağlarken GKRY ise KKTC üzerinde uluslararası ambargo uygulanması politikası güdüyor. Bu artık çok abes bir durum.  Birlikte yaşamaya “evet” diyen Kıbrıs Türkü’nün yapıcı yaklaşımını reddeden GKRY adanın tümünü temsil etmediğinin artık farkına varmalı.

Bizim yapmamız gereken nedir şimdi? Bizim yapmamız gereken devletin memurunu, siyasetçisini Dünya’da sayısız konferans ve sempozyum ve dinleti ve toplantıya göndermektir. Gidenler Türk’ün Kıbrıs’taki haklı davasını anlatmalılar. Üzgünüm. Bunca yıldır bu konuda biraz bile mesafe kat edemediysek bu bu konuda doğru düzgün çalışmamış olduğumuzu gösteriyor.

Biz insancıl şekilde Girit ve Rodos’un bağımsızlığını savunmalıyız örneğin. Hayır değil mi? Bize yakışmaz olayı.

Biz meramımızı anlatmalıyız. Sürekli ve tekrar tekrar izah etmeliyiz. Konu hakkında yapabildiğimiz kadar uluslararası yayınlar yapmalıyız. Dünya Kıbrıs Türk’ünün sesini duymazdan gelemez hale gelmeli. Önümüz 2023. Türkiye Cumhuriyeti 100 yaşına girecek. Yüzüncü yıl anıt çalışmaları büyük ihtimalle bir yerlerde inşa ediliyordur.

2024 ise Kıbrıs Türkü’nün Barış Harekatı ile kurtuluşunun 50. yılı. Muazzam ses çıkarmalıyız. Dua Lipa, Miley Cyrus, Taylor Swift, Bruno Mars, Snoop ve aklına gelebilecek tüm zirve sanatçılar 2024’te Kıbrıs’ta olmalı. Yapılan havaifişek gösterisi uzaydan izlenebilmeli.

Peki bu hengame içinde sana şöyle bir şey desem ne dersin? Rusya Türkiye’yi dengede tutma politikası sonucu KKTC’ni tanırsa nasıl olur? Hani Rusya’da şöyle bir huy var ya; Batı’nın karşı olduğu şeyleri savunmak. Bu sabitfikri içerisinde Rusya Batı’ya gıcıklık olsun diye Türk Kıbrıs’ı tanırsa ne olur? Bu KKTC’nin işine mi gelir, ya da zıddı mı? Rusya tanıyınca Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, Japonya, Hindistan, ABD tanıyacağı varsa da tanımaktan vazgeçebilir.

Böyle bir ihtimalden bizim haberdar olmamız önemlidir. Bence Kıbrıs Türkü’nü tanıyan her ülke kıymetlidir. İyidir. Tanıyan Kuzey Kore bile olsa, Türk’ün Kıbrıs’ta haklılığına gösterilen resmi saygı ehemmiyetlidir.

 

-Amerika’nın bir Amerika planı var mı? Amerika uluslararası siyasetine genellikle Avrupa’yı merkez alarak şekil veriyor. Peki ABD’nin gerçekten elle tutulur bir Amerika Kıtası öngörüsü var mıdır? Amerika bu hususta sanki “Ben onlara dokunmayayım. Onlar da bana ilişmesin.” biçiminde bir tavır takınıyor.

Bundan 50 yıl sonra ki Amerika Kıtası nasıl olacaktır? Kuzey Amerika ne vaziyette, Güney Amerika ne vaziyette olacaktır? New York şehrinden Buenos Aires’e hızlı tren inşa edilebilecek midir? Amerika kıtasal koordinasyon sağlar hale gelebilecek midir?

Amerikanlar farklı farklı kıtalardan bahsederler. Efendim işte Afrika kıtasında şu şöyle, bu böyle falan. Efendim işte Avrupa’nın geleceği ve sosyal devlet ve falan ve filan. Peki ya Amerika? Kendi öz kıtası Amerika’nın… niye bugün sıradan bir Amerikan “Ben şöyle bir Amerika kıtası istiyorum.” Diye beyanat falan veremiyor? Çünkü Amerika Amerika için ne istediğini bilmiyor.

 

-Trump suçlamaları kabullenip yine de olsa aynısını yapacağını söyleyebilir.

 

-Eğer kutuplardaki buz tamamen erirse, mutlaka ve kaçınılması imkansız olarak küresel harp cereyan edecektir. Yüzmilyonlarca insanın ölebileceği bir savaş. Kuzey Deniz’inin zeminindeki doğal kaynaklar tüm güçlü devletlerin salyalarının akmasını sağlamıştır. Hak iddia etmek için birbirleriyle savaşmaktan geri durmayacakları net ve saf bir biçimde ortada.

Yani Allah muhafaza bunlar olursa, Dünya’nın tüm buzu erimiş ve hava kondisyonları çekilmez hale gelmişken insanlık gezegen çapına yayılan bir savaşa tutuşacaktır.

Dediğim gibi; ben buzulların erimesine nasıl engel olacağız demiyorum. Erimiş olan buzu nasıl geri getireceğiz diyorum.

 

-Katolikler İslam’ı katı ve aşırı disiplin baskılı görebiliyor. Halbuki namazda bile kaza hakkı var. “Üzülme; sonra kılarsın” şekline rahat tavır.

Dert şu ki gayrimüslimler Müslümanlar’ı düşündüklerinde akıllarına ilk gelen Suudlar oluyor.

 

-Kyoto Protokolü. Bilenler biliyordur. İklimsel değişiklikler hakkında alınacak önlemlerle ilgili anahtar niteliğinde bir antlaşma. Bir toplumsal sözleşme. ABD’nin bu protokole üye olmamasını eleştirenler nedense Türkiye’nin protokolde olmaması ile ilgili bir yorum yapmaz.

Aslında yapılabilecek bir yorum var. O da şu ki; Türkiye Kyoto Protokolü’nde yer alan dozajda hava kirliliği oluşturamamıştır. Yani Türkiye’nin daha aşağı çekebileceği bir emisyon durumu yoktur. Bunun sebebi üzücü: kapasitemiz kadar üretmiyoruz. Bu sebeple sanayi atığımız çok gelişmiş ülkelerin değerlerinin altında seyrediyor. Biz bu sebeple Kyoto’ya imza koymuyoruz.

ABD’nin durumunun bununla ilgisi yok.

 

Bugün 9 Eylül 2022   Cuma   20:32    İstanbul    Bahadır Gezer

 

 

-Kuraklık ve sürdürülemez ekonomik statü insanlığı tehdit eden birincil askeri sorunlardır. Bu ikisi problematik hale geldiğinde ve piyasalar talebi karşılayamadığında fakirlik ile düşük yaşam standartları hortlar. Ve bunun sonucunda savaşlar yaşanır. Savaşlara kutsi bir anlam yüklemeye çabalayanlar olur. Yaşanan ekonomik sıkıntının sebebi olarak -aslında sonuç olan- savaş sunulur.

“Peki de ne yani?”

Fazla fakirlik şiddet getirir yani.

Türkiye’nin ekonomik sinirleri ile oynamak bölgesel bir krizin küresel hale gelmesine çanak tutmaktır diyebiliriz. Türkmeneli Cumhuriyeti için Türkiye saha güvenliğini sağlayacak bir harekata kalkabilir örneğin. Ya da Ege’de doğal konum kanunlarına göre Anadolu’nun parçası sayılan adalara asker çıkarabiliriz. Yani haklılığımız olan her mecrada silahlı tepki vermeye yönelebiliriz. Aşırı fakirliğin sonucu.

 

-Amerika’nın Trump emriyle Meksika sınırına diktiği duvarda dikkat çeken bir unsur var: Duvar spreylenemez vaziyette. Yani üzerine grafiti falan çizmek imkansız görünüyor.

Amerika’da yayın yapan Daily Show programının sunucusu Trevor Noah Vegas’taki selden bahsederken oldukça ilgi çekici bir konuyu dikkate getirdi. Buna göre kuruyup daralan bir nehirin kuruyan kısmında bir kaya bulunuyor. Bu kayanın üzerinde 16 yy.’dan bazı yazılar mevcut. Ve yazı şöyle diyor: “Bu yazıyı okuyorsanız yas tutmaya başlayın.” Bence bu acayip bir haber.  Aslında biraz da ümit verici. Çünkü kaya göründüğüne göre daha evvel su seviyesinin bu kadar gerilediği görülmüş. Yine de “yas tutun” ifadesi çok dramatik.

 

-Washington DC’de ve İstanbul’daki elçilik ve konsolosluklar aslında turistik mekanlardır.

-Amerika’ya ilk giden Kolombus “altın, altın” diye bir ömür tüketti. Günlüklerine bakıldığında şöyle satırlar görülüyor: “Son tanıştığımız yerli kabiledeki kadınların bazılarının bileklerinde altın bilezikler vardı. Altına yaklaştığımızı hissediyorum. Bu yerliler altının yerini biliyor olmalılar.” Aslında biraz komik bir durum; yeni bir medeniyetle tanışıyorsun ve gözler etrafta fıldır fıldır altın arıyor.

Amerika’ya Kolombus’ta binlerce yıl evvel Vikingler’in gittikleri söyleniyor. Doğru olma ihtimali yüksek. Ancak giden Vikingler’in geri dönememiş olması da ayrı bir gerçek olarak ortada duruyor. Yerliler belki de Vikingler’i hapır küpür yemiş olabilir. “Olm beyaz adam yiyince ayı gücünde oluyormuşsun lan!” Niye “yerli” deniyor? E çünkü yer de ondan. Ne bulsa yer yani. İnsan, fil, ananas aklına ne gelirse yer. Çünkü yerli.

 

-Berlin Belediyesi şehir içi toplu taşıma otobüslerini hibrid yapıyormuş. Şimdi tabii diğer büyükşehir belediyeleri üzerinde bir baskı unsuru bu. “Berlin’de var da biz de niye yok?” diyebilir ahali. E tabii bu durumda Londra, Paris, Madrid, Roma, Viyana, İstanbul gibi şehirlerin belediyeleri de hibrid otobüse geçmek isteyecektir. Ve fakat şöyle can yakıcı bir gerçek var: Bir hibrid otobüs  4 milyon $.

Ayrıca gerçekçi olmaya devam edelim: Yahu İstanbul’da bir otobüse otobüsün kapasitesinin 8 katından fazla insan bindiği oluyor. Hibrid otobüs çekebilecek mi bu yükü? Yahu biz ineceğimiz durakta inmeyi başarıp başaramayacağımızı düşünüyoruz, Berlin ise “hibrid” diyor.

 

-Adaleti Kaldırma Partisi… Siyasi parti amblemleri öyle faraza ya da anlamsız bir içerik taşımıyor. Siyasi partilerin amblemleri uzun süren tartışmalar sonucunda şekil alıyor. Sadece 5 sene 10 sene değil, onlarca sene sonrası düşünülerek tasarlanıyor siyasi parti amblemleri. Örneğin bir Altı Ok’un taşıdığı ilkesel anlam var. Bir Üç Hilal’in taşıdığı ulvi bir mana var.

Bir de meselâ ampul var. Ters duran ampul. Ampul dediğimiz Amerika’nın en öncül icatlarından biridir. Bu durum tesadüfi midir?

 

-Türkiye’de haklıyı savunan avukat karnını doyuramaz. Hatta Türkiye avukatına göre haklıyı savunmak avukatlık değildir. Çünkü haklı zaten haklıdır. Türkiye avukatına göre olanın zıttına ikna avukatlıktır.

-Tek kişi saplantısı. Siyasiden ziyade biraz ilişkisel manada. Yani hayatında bir tek kişiye bağlanıp tüm hayatını onun etrafına bina etmek. Bu biraz manyakça değil mi? Yani tamam, toplum düzeni böyle işliyor ve ancak bu durum cidden bir acayip değil mi yani?

Bir kişi. Bir kişiden fazlası yok. Tam deli işi aslında. Bildiğin obsesyon. Bir kişiye takılı kalma sendromu. Bir de bunu resmileştirebiliyorsun. Tam acayipler acayibi işler aslında.

Politik anlamda da Türkiye’nin bir “tek adam” takıntısı var. Bir kere “tek adam” çok güçlü bir tamlama. Süpermen demek gibi bir şey. “Tek adam” Dünya’ya karşı falan. Ve Türkiye’nin böyle bir takıntısı var. Her türlü konuda muhatap alabileceği yalnız ve tek kişi istiyor Türkiye. “Bütün bu olanlardan o mesul!” diyebileceği bir kişi arar Türkiye. E bu da acayip. Bildiğin tek kişi takıntısı. Sadece bir tane olduğuna göre verebileceğin tüm saygı ve sevgiyi ona veriyorsun demektir, değil mi?

Türkiye’nin politik takıntısı ile ilgili şöyle de bir durum var: Türkiye Devleti’nin en üst makamında ki kişi tekil bir kişi. Ülke ise 80.000.000 kişi. Tekil kişiden ülkedeki insanlara açılan mahkeme sayısı, tüm ülkenin tekile karşı açtığı mahkeme sayısının neredeyse 50 katı daha fazla. Bu bildiğin mizahtır. Dev bir karikatürün içindeyiz sanki. Yahu bir ülkenin başkanının vatandaşa açtığı mahkeme sayısı nasıl olur da vatandaşın başkana açtığı mahkeme sayısını geçer? Mümkün değil bu! Hem de 50 katı! E çüş artık be!

 

-Borsa’da çok işlem kazançtır. Adam 1 saniyede 3 kez al-sat yapıyo haci!

Galatasaray hentbol takımını uluslararası bir turnuvanın Final serisi için Hırvatistan’a gönderiyor. Kimi yatırımcı “Klübün kasasından para çıkacak, sat.” derken kimi ise “Hentbol takımımız Hırvatistan’da. Hakkaten büyük klübüz biz yahu, al.” diyebiliyor.

“Bizim şirketin TV’de reklamını gördüm. Demek ki işler kofti. Sat sat sat!” diyen var be!

100 milyar Dolar’ı olan adam bundan 1 ay 12 gün 8 saat 42 dakika 53 saniye sonra Borsa’da ne olacağını bilir.

Ayıp değil; o adamların insafına kaldık. Kötü değil. Çünkü o adamlar diyor ki; “Bir zengin bir fakir var ise zengin var. Bir zengin ve bir zengin daha var ise daha fazla zenginlik var.” zihniyetinde.

Borsa’da hızın önemsiz olduğuna öküz bile ikna olamaz. Hız neredeyse her şeydir. İtalya’dan ve ABD’den aynı anda aynı siteyi klikliyoruz. ABD’deki ekran İtalya’dakine göre iki saniye erken tepki veriyor. Borsada bu fark kazandırıyor.

 

-Türkiye’de muktedir makamım olsa idi odaklanacağım 3 merhale olurdu: su, uzay ve birlik.

Su, uzay ve birlik.

Dünya’nın geleceğinde suyun konumunun bugünkünden çok daha kritik bir hale geleceğini görmek kimse için zor değildir. Hali hazırda Dünya’da içme suyu ihtiyaçlarını karşılayamayan insanlar vardır. Su her şeyin ötesinde olandır.

Maalesef suyun küresel dağıtımı yeteri kadar verimli yapılmamaktadır. Yani halen uluslararası ve kıtalar arası su boru hatları inşa edilmemiştir. Petrol ve gaz boru hatları yaptık. Çünkü bu ekonomikti. Bugün Kuveyt’te su benzinden pahalıdır. Yani kışın yağan karlar İsveç’te ilkbaharda erirken, ortaya çıkan muazzam miktarda su dokunulmadan denize karışmaktadır. İşte İsveç’teki bu dokunulmayan/ihtiyaç fazlası kaynağı alalım ve Afrika’ya taşıyalım. Türkiye bu konuda seyirci olmak zorunda değildir. Bu projenin gerçekleşebilmesi için Türkiye’nin mevcut kapasitesi kâfidir.

Türkiye olarak su hakkında bölgesel, kıtasal ve küresel anlamda yapabileceklerimiz olduğunu unutmadan hareket etmek Türk’e yakışan olacaktır.

Uzay konusu ise; artık uzay mizahı üretmekten ziyade uzay projeleri üretmeye başlamalıyız. Çünkü binlerce yıl sonrasının kalıcı kültürleri uzayda yer edinebilen uygarlıklar olacaktır. Türk insanlık için bir zenginliktir. Türk’ün uzayda varlığı önemlidir. Delikanlı bir lider çıkıp “20 sene sonra Güneş Sistemi’nin dışına çıkacağız!” diyebilmelidir.

Ay Yıldız uzayda olmaya en layık olan bayraklardan biridir. Ay Yıldız’ı Ay’a halen dikememiş olmamız ise bence utançtır.

Birlik ise tabii ki Türk Birliği hakkındadır. 4000 yıla yakın devlet tarihimize bakıldığında Türk Devletleri’nin neredeyse sürekli olarak birbiriyle çekiştiği ve hatta savaştığı görülmüştür. Bugün, 4000 yıl sonra Bağımsız Türk Cumhuriyetleri’nin hepsi birbiri ile iyi geçinmekte ve birbirini kollamaktadır. Yalnızca bu gerçek bile siyasi anlamda bir birliktelik ortaya çıkarmamızın ne kadar yerinde olduğunun göstergesidir.

Bişkek’in Akdeniz’e kıyısı olduğunu düşünmek. Aşkabat’ın İstanbul ile komşu olduğunu tasavvur etmek. Ortaya büyük bir güç çıkacaktır.

Bu birlik yapısının Türkiye’yi Batı’dan koparacağına inanmak gereksizdir. Türk Birliği üyesi olmak Avrupa Birliği üyesi olunamayacağı anlamına gelmemelidir.

Ülkeler ve devletler arasında çıkar çatışmaları olabildiğine göre çıkar örtüşmeleri de olacaktır. Çin ve Rusya’nın arasında Türk Birliği gibi bir dengeleyici unsur Avrupa ve ABD’nin çıkarları ile de örtüşür durumdadır. Ve ancak bu bize ülkümüzden cayma sebebi sunmamalıdır. Bilakis bunun getirdiği avantajdan faydalanılmalıdır.

Türk Birliği, Arap Birliği derken birliklerin birlikteliğinden Ümmet’e ulaşılabilir.

Her zaman ve daima; “Kimle birlik olabiliriz?” diye düşünmelidir devlet.

Birlik insancıl olandır. Birlik iyi olandır.

 

-Yakın dövüşü bilen uzak dövüşü yeğler.

 

Bugün 9 Eylül 2022  Cuma  23:55    İstanbul      Bahadır Gezer   

-Çoğu zaman mizahi düşünmeye çabalıyorum. Gülmek en kritik ihtiyaçlarımdan biri. Vücudumun kondisyonunu (yani olan kondisyonunu) müziğe, yürümeye ve gülmeye borçluyum diye gözlemledim. Bu açıdan gülmeyi deniyorum çoğu zaman. Ve fakat;

Şimdiki mevzu zerre gayri ciddi tutum kaldıracak bir mevzu değildir: Nükleer.

Şehir yaşamının gelişkin olduğu ülkelerde ve yani kabaca 5 milyon nüfustan fazla nüfus barındıran şehirleri olan ülkelerde nükleer enerji kaçınılmaz bir enerji üretim seçeneği olarak karşımızda durmaktadır. Bütün gelişkin ülkelerde nükleer santraller vardır. Doğal olarak biz Türkiye’nin de buna ihtiyacı var.

Ve ancak; Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerinde Rusya’ya nükleer reaksiyon yapma salâhiyeti vermekte neyin nesidir? Nükleer tarihçesi kazalarla dolu Rusya nükleer açıdan güvenilir değildir; bir. Rusya’nın devlet politikası ile Türk’ün devlet stratejisi çakışmaktadır; bu iki. Böyle bir durumda Rusya’ya Türkiye’de nükleer santral yapma iznini vermek demek tam bir akli noksanlık demektir.

Lütfen, lütfen nükleer santral işini farklı bir devlete ihale edeceksek, bu ülke Pakistan olsun. Lütfen diyorum yahu. Pakistan hakkında “Fakirlikten ağzı kokan adam bize nükleer mi yapacak?” kadar sığ düşünenlere şunu söylemek isterim: Pakistan’ın nükleer geçmişinde bir tane bile kaza bulunmamaktadır; bir. Pakistan Türkiye’nin ve Türk’ün en önde gelen dostlarındandır. Hatta belki de Türkiye’nin birincil müttefiğidir; bu iki.

Lütfen ekonomik açıdan en verimli yöntem olarak nükleer santralin ihalesinin farklı bir ülkeye verilmesi düşünüldü ise, bu ülkeyi Pakistan olarak belirleyiniz.

Ve fakat; Akkuyu’da temel atıldı bile. Temel atmak ile ilgili böyle bir kanı var: temel atıldıysa iş bitmiş demektir.

Niye Türkiye’ye böyle bir kötülük yapmak?  Türk Cumhuriyetleri’ni yarım asır esaret altında tutan, Kırım’ı işgal eden, Azeri’ye karşı Ermenistan’ı destekleyen Rusya’ya Türkiye’nin en kritik tesislerinden birini emanet etmek düpedüz kötülüktür.

 Türkiye Rusya ile münasebetlerinde “Rusya’yı tekrar medya özgürlüğüne ve bireysel bağımsızlığa davet ediyoruz.” falan gibi açıklamalar geliyor mu Türkiye’den? Tabii ki hayır. Kendinde olmayan bir şeyin tavsiyesini başkasına nasıl vereceksin ki?

 Öyle ya da böyle; Türkiye’nin nükleer yapı ihtiyacını lütfen Pakistan üstlensin. Rus’a 5 Lira veriyorsak Pakistan’a 7 Lira verelim. Ama nükleerimizi gözümüz kapalı güvenebileceğimiz bir millete ihale edelim.

 

-Türkiye’de son 20 yılda siyasi başarının en önemli unsuru olarak utanmazlık ön plana çıktı. Ben Türkiye’de siyasi gündemi takip etmeyi 6 yıl evvel bıraktım. Sağlığımı korumak için yapmam gereken buydu. Devletin en üst kademesinin yapmış olduğu Nazi sempatizanı açıklamalardan sonra anladım ki Türkiye bozuk vaziyettedir. “Ananı da al git!” ler, “Sürtük” ler, “sOROS çocuğu”sövgüleri, “200 Liracık” lar, “Gemicik” ler, “Ayakkabı kutucuk” ları, “Benim işim asmaktır, kesmektir.” ler, “Kandırıldım” lar, “Ben mi gidin dedim yahu?” lar, “Çözüm süreci” gibi çareler ve daha nicesi. Külli başarısızlık sergileyen bir hükümetin Dünya’nın gözde demokrasilerinden biri olan Türkiye’de iktidarı gasp etmesi (Akp’nin siyasi yasaklı bir örgütlenme olduğunu unutmayınız) izlenebilecek bir drama değildir. Bence yani. Hele ki Nazi açıklaması artık zurnanın zart ettiği noktadır. “Ben Türkiye’nin Hitler’i olmak istiyorum.” açıklamasıdır bu. Naziler her yıl onlarca Türk ailenin evini yakıyormuş ona ne ki.

 

-Telefonumuzu vatandaşa uzattık ve söylediklerini kayıt ettik. Ne diyor bir vatandaş:

“ ‘Ne istediler de vermedik’ denilenler darbe girişimi yapıyor. İstenilenleri vermesiyle övünenler ise bundan pay çıkarıp yine de mağduru oynayabiliyor. Faraza ve kutsiyeti olmayan gün ve zamanlarda salâ okunmaz. Şehit içinse; 30 Ağustos’ta niye salâ okumuyorsun? Niye okumadın?”

Vatandaş siyaset hakkında asabi. Zaten bizim tarihimizde güle oynaya siyaset anca dev devlet adamları zamanlarında görülmüştür. Örneğin rahmetli Turgut Özal ve Süleyman Demirel zamanlarında Türkiye’nin siyaseti daha az stres barındırıyordu.

Şimdi ise siyaset vatandaşın moralini bozuyor.

 

-Beyaz doğup siyah olmak siyah doğup beyaz olmaktan daha kolay. Yani beyazlaşmak siyahlaşmaktan zor.

Michael Jackson siyah iken beyaz oldu. Şimdi de bir meşhur beyaz iken siyah olsun da görelim.

Bu arada rahmetli Michael Jackson’u anmışken şunu da söyleyeyim: Eğer 5-6 sene de daha yaşasaydı Michael’ın şeffaf olacağını söyleyenler var. Yani derisi bildiğin renksiz ve saydam olacakmış. Bütün damarlar, kaslar gözünün önünde.

 

-Amerika’da özü hakkında cahilliğini aşırı radikal tavır ile örtmeye çalışan gruplar bulunur. Örneğin İtalyan asıllı Amerikanlar İtalya hakkında zerre bilgiye sahip değildir. “Üç tane İtalyan şehri söyle” dersin, “Roma” der sonra kitlenir kalır. Ama iş İtalya’nın çıkarlarını korumaya gelince İtalya’daki İtalyanlar’dan daha milliyetçilerdir. Garip bir durum.

Aynı şey Ermeni asıllı Amerikanlar’da da görülür. Ermenistan hakkında gıdım bilgisi bulunmayan bu güruh gel gör ki Ermenistan’ı Ermenistan’ın kendisinden daha iyi savunduğu iddiasındadır.  İşte bu cahil Ermeni asıllı Amerikanlar “Türkler katil!” der.

Ermenistan önümüzdeki dönemde 1915 yılında gerçekleşen tehcirin bir soykırım olmadığını parlamentosunda onaylarsa şaşırmam. İşte o zaman bu Fransa, Amerika falan ne yapar merak ediyorum.

“Ermenistan niye öyle bir şey yapsın ki? Türkiye-Ermenistan ilişkileri daima gergindir.” gibi tepkilere şunu söylemek istiyorum; Fener Patriği Ermeni olur ise, Ermenistan Türkiye ile nasıl hasım olsun ki?

Ermeniler Türk Kültürü ve Devleti geleneğinde önemli yer tutmuş bir ulustur. Türk Tarihi’nin pek çok sanatkarı, yöneticisi Ermeni olmuştur. Tarih bilen Ermeniler bunun farkında. Tarih ilminden bihaber Amerikan Ermenileri ise bunları yalan olarak damgalamaktadır.

 
-Lira değerlenirse Borsa ucuzlar. Yani Lira değerlenirse Borsa’da fiyatlar inecektir. Bunun sebebi Lira-Dolar dengesinde Dolar çok pahalı hale geldiği için Borsa’da Lira üzerinden işlem gören pek çok hissenin Dolar bazında değerinin çok düşük hale gelmesidir. Yani BİST’te neredeyse 3 Cent’e hisse ortaya çıkmıştır. Bu ise yabancı yatırımcının Borsa üzerinde tekel oluşturması sonucunu doğuracaktı. Bu sebeple Borsa refleks gösterdi ve hisse fiyatları artırıldı.

Bu durumda daha evvel denildiği üzere; Lira pahalılaşırsa Borsa’daki hisselerin değerleri inebilecektir. Peki Lira’nın değerinin artması için herhangi bir sebep var mı? Bir daha ki genel seçimlerde bir değişim yaşanırsa belki.

Peki Borsa’nın değer kaybetmesi olasılığına rağmen pahalı Lira uygulaması yapılmalı mıdır? Evet. Çünkü bu durumda yerli yatırımcının Borsa’da hisse satın alması kolaylaşacaktır.

 
-Efendim bu konu aslında hepimizin gözü önünde olan ve fakat tartışmadığımız bir mevzu: Sınırlara duvar inşa etmek. ABD geçtiğimiz dönemde Meksika sınırına derme çatmada olsa bir duvar inşa etti. Bunun sebebini bu sitede daha evvel anlatmıştım: Çoğu kimse sanıyor ki Amerika Meksika’dan kendi sınırları içerisine yapılan kaçak göçmen akınını karşı tedbir almıştır. Ama aslında durum tamamen bu şekilde değil. Bugün sayısız elektronik alet hiçbir vergilendirmeye uğramadan ABD’den Meksika’ya geçmektedir. ABD’de üretilen bir IPhone ABD’de 4.000$ ise bu fiyat Arjantin’de 6.000$’a çıkabilmektedir. Çünkü uluslararası ticaret vergilendirmesi, tedarik gibi harcama kalemleri vardır. Ancak kaçakçılar ABD’den aldığı IPhone’u Meksika’ya tarifesiz geçirince Arjantin’de bu cihazı 6.000 yerine 4.500$’a satabilmektedir. Yani ABD’nin duvar olayı Meksika’dan ABD’ye geçişlerden ziyade ABD’den Meksika’ya yapılan geçişlere karşı alınmış bir tedbir uygulamasıdır.

Peki biz bunu Türkiye’de niye tartışmıyoruz? Yani Bir Alman ile Fransız’ın bunu tartışması saçma olabilir. Çünkü adamlar birleşmişler artık. Bildiğin tek ülke gibiler. Bazı evlerin mutfağı Almanya’dayken yatak odası Hollanda’da. Ve fakat ya biz? Biz Türkiye? İran, Irak ve Suriye sınırlarımıza duvar inşa etmeyi neden hiç düşünmüyoruz? Düşünsek bile bunu niye dile getirmiyoruz? İtiraf edelim; bunun asli sebebi şu; bu sınırlar her an değişebilir. Türkiye Suriye ve Irak’ta sınır genişletebilir.

Buna pek katılmıyorum. Çünkü Irak ve Suriye’de Türk varlığını temsil edebilecek devlet yapılanmasının adı Türkmeneli Cumhuriyeti’dir. Türkiye değil.

 
-Uzaylı gelmiş, ilk cümlesi “Selam Dünyalı” oluyor. Gıcık gideceğiz ya?

“Dünyalı mı? Aslında orijin Aden benim.”

 
-Dünya daha hızlı dönmeye başlamış. Yani haberler bu yönde. Ancak bu hızlanma yılda bir saniyeden daha az olduğu için şimdilik saatlere falan yansımıyor.

Peki Dünya’nın hızlanması mı daha tercih edilir, yavaşlaması mı? Yani tabii ki olduğu gibi olmaya devam etse en iyisi belki ama herhangi bir değişim muhakkak ise hızlanması bence yavaşlamasından iyidir. Çünkü yavaşlamanın sonu durmak. Hızlanmanın ise sonunun ucu açık.

 
-Bazen hepimize teker teker çoğul olduğumuz yutturuluyormuş gibi hissediyorum.

Yani dışarıdaki ve Dünya’daki herkes seni tanıyor. Hayvanlar, ağaçlar bile seni biliyor. Herkes ve her şey senin için. Ve ancak bu herkes ve her şeyin içindekilerde senin sahip olduğun lükse sahipler. Sen özelken herkes nasıl özel olur? Herkes özelse nasıl özel olur?

Nasıl olduğuna kafa yormak eziyet.

Durum ise bu kadar net.

 
-Mars’ta yerleşke kurulması projesi yıllardır gündemde. Diyelim ki bu oldu. Benim aklımı kurcalayan sorulardan biri; Yerleşimci kadınlardan biri hamile kalırsa Mars’ta doğacak ilk insan evladı nasıl olacaktır? Büyük ihtimalle Dünya koşullarına aykırı ortamda olduğu için deforme olmuş olabilir. Daha az yer çekimi falan çocuğu bir hilkat garibesi yapabilir. Belki fazla bile yaşamaz. Ve ancak bu çocuğun sunacağı genetik bilgi üzerinde çalışmalar yapan bilim insanları ikinci hamilelikte çocuğun sağlıklı olması için elinden geleni yapar. Genetik takviyeler uygulanır. İkinci çocuk doğar. İlk çocuğa göre çok daha iyi durumdadır. Ve ancak yine de bazı uzuvlarının ve zihni gelişkenliğinin sıradan insandan farklı olduğu gözlemlenir. Bu çocuktan elde edilen bilgi ile üçüncü hamilelikte yapılabilecek en iyi sağlık desteği verilir ve üçüncü Mars çocuğu sağlıklı ve normal bir bünye olarak doğar. Peki ilk iki çocuk? O iki çocuğun doğmasına göz yummak ahlâki miydi? Nefesini dahi zor alacağını bile bile o ilk çocuğun doğmasına izin verilmeli miydi? Tabii ki onlardan alınan bilgi faydalı olmuştur. Ve ancak gezegenlere adaptasyon sürecinde hangi vicdana göre bazı insanları feda edeceğiz? Acılar içinde öleceğini bile bile ilk doğanların haklarını nasıl göz ardı edeceğiz?

 
-Roma’nın Müslüman olduğunu anlamıyorlar. Roma İstanbul’dur.

 
-İstanbul’da yürürken tanrı veya tanrıçaya rastlamak… edebi tarih kaydına göre oldukça mümkündür.

Bu tanrılar ve tanrıçalar onlara denk geldiğinizde öyle devasa ve acayip şeyler yapmazlar. Gerçekçidirler. Gerçekliğe aykırı şey pek yapmazlar. Çünkü gerçekliği yapan onlardır.

Yine de onları gördüğünde anlarsın. Bir farklılıkları olduğu bellidir. Kızı veya adamı yirmi metre uzağında gördüğünde farklı bir şey olduğunu hissedersin. Farklı bir etki çapı, farklı bir tip, farklı bir duruş.

 
-Bazıları ciddi ciddi buzulların erimesini istiyor ve özellikle bunun için uğraşıyor.

Evet, bu gerçek.

Kimileri gerçekten buzullar erisin istiyor. Buzulların altında, Kuzey Okyanusu (Kuzey Okyanusu?.. umarım böyle bir şey olmaz)’nun dibinde yüksek miktarda fosil kaynak olduğu düşünülüyor. Ve hatta bunun kesin olduğunu söyleyenler bile var. Yani Kuzey Kutup Dairesi’nde Dünya’nın tümünden fazla petrol olması ihtimali var. Eğer buzullar erirse bu yönde çalışma yapmak için bir engel kalmayacaktır. Bu çalışmalar buzullar varken de yapılabilir ve ancak Dünya’nın tepkisinden çekinilmektedir. Buzulları eritici faaliyet diye bu tür çalışmalar şu anda yapılamamakta.

Bununla beraber Grönland (Greenland İngilizcesi. Yani Yeşil Diyar demek)’deki buzul tabakasının kalkması sayesinde bu dev adanın tıpkı isminde olduğu gibi yeşil bir diyar haline gelmesi rüyalarını görenler var.

Bu tür zihniyetler ciddiyetle buzulların erimesi için ellerinden geleni yapıyorlar. Hatta bu süreci hızlandırmaya uğraşıyorlar.

 
-İnsanı yargılamak insanlığı yargılamaktan daha merhametlidir.

Anlaşılmadı mı? Yani şöyle izah edeyim: “İnsan, sen bencil ve zalimmişsin. Yargılanacaksın.” demek ile “İnsanlık, sen Dünya’yı öldürmüşsün. Yargılanacaksın.” demek arasında fark var. Çoğunluk halinde işlediğimiz suçlar genellikle affedilemez mertebede.

 
-ABD’de Türkiye hakkında konuşanları takip ediyoruz. Ama işimiz manyakça zor. Çünkü Türkiye ABD’de Turkey demek. Turkey ise ayrıca hindi demek. Yani bizim telefon algoritmamız ABD’deki tüm telefon konuşmalarını dinlerken “Turkey” kelimesini anahtar kelime tuttuğu için içinde “Turkey” olan dialogları bize yönlendiriyor. Ki yakın analiz yapıp konuşma kayıtlarını dinleyebilelim. Ve ancak bu “Turkey”lerin çoğu hindi anlamında “Turkey”. Yani adamlar Türkiye’den bahsetmiyor aslında.

Bu anlattığım olay var ya. Bizim için büyük eziyettir ha haberin ola. Yani askeri tedbir olsun diye “Turkey” diyorlar.

 
-Her 10 kişiden 9’u Nirvana (Fenafillah) olsa olayın çekiciliği azalır mı?

Yani olağan/casual olur o zaman.

Daha iyi olur yine de ama bence.

Dokunarak Nirvana yayılsa hepinizi ellerim.

 
-I Want One (IWO) kitabının kapağı oldukça amatör kabiliyet ile yapılmıştır. Yani tercih bu yönde idi. Kilit görseller vardı. Çift başlı kartal, dikilitaş, ABD ve KKTC Bayrakları. Kitaba siyaset ağırlıklıymış gibi bir izlenim vermesine rağmen kapakta bunların teşhirini yapmak istedim.

KKTC Bayrağı konusunda sıkıntı çıktı. Yayınevi “Copyright’ı olan bir KKTC Bayrağı imgesi olmadığı için, ve biz Copyright’ı olmayan görsel kullanamayacağımız için KKTC Bayrağı’nı kullanamıyoruz.” şeklinde bir yaklaşım sergiledi. Demek istedikleri gayet netti. Anlıyordum. Kalkıp KKTC, yayınevime “Siz bizim bayrağımızı nasıl kullanırsınız? Mahkemeye gideriz!” dese ve bu sayede KKTC uluslararası mahkemede taraf olarak dolaylı tanınırlık pekiştirse… Bunlar yayın evinin aldığı riskler.

Anlattım. Yayın evinden en az 5 kişiye telefonda saatlerce ve ayrı ayrı anlattım. Kıbrıs’ta Türkler’in nasıl mağdur edildiğini, Türk Kıbrıs’ın tüm adanın su ihtiyacını karşılarken Rum Güney Kıbrıs’ın Türkler’e ambargo uyguladığını, Annan Planı ve Ada Referandumu’nu anlattım. İzah ettim. Dedim ki “Bir halkın hakkı yeniyor.”. Sonra yayınevi “Tamam” dedi.

Bu görüşmeler silsilesi 3 ay zaman aldı. Yani kitabın metni hazır, basıma hazır vaziyetteyiz. Ve kapakta ki KKTC Bayrağı dolayısıyla 3 ay debelenip duruyoruz.

Yayınevinin kararını etkileyen bazı ihtimaller düşünüyorum; Daha önce kapağında KKTC Bayrağı taşıyan uluslararası yayın bulmuş olabilirler. Gerçi ben öyle bir yayın/kitap bulamadım ama sebep belki bu olabilir.

Başka bir sebep; kitabın çok satmayacağını düşünüp “Bir zarar vermez” demiş olabilirler.

Diğer bir sebep; Gerçekten Kıbrıs Davası’nda savunduğum gerçekleri anlamış ve saygı duymuş, ve bunun için destek vermek istemiş olabilirler.

Kitabın ilk sayfasında kapak görselleri için açıklayıcı yazdım. Bilerek. Özellikle KKTC için. Gittim “The Flag of the Turkish Republic of Northern Cyprus” yazdım. Bunun sebebi; ne kadar mecrada KKTC yer alırsa Kıbrıs Türk’ü için o kadar faydalıdır diye düşünmemdi. Yani küresel olarak spor aktivitelerinde, sanatsal etkinliklerde, yarışmalarda, sempozyumlarda, gazetelerde ve kitaplarda KKTC’nin yer alması Türk Kıbrıs Devleti’nin uluslararası tanınırlığı için olumlu etki yapar diye düşündüm.

En yakınımdaki insanların “KKTC Bayrağı’nı görünce almaktan vaz geçer Amerikalılar” gibi tespitleri sabitfikrimi değiştirmedi.  

Peki bunları niye anlatıyorum? Ne sakıncası var ki? Yani samimiyetle basım/yayın sürecinde yaşadığım bazı olayları paylaşmanın nesi yanlış olsun ki? Yani bu “Ya, bak gördün mü işte? Ya, işte ben nasıl uğraşlar vermişim gördün mü?” yaklaşımından ziyade mesleki hatıra hakkında bu.

Bugün ABD’nin en geniş çaplı kitabevi BarnesandNoble’ın web sitesinde tırnak içinde “I Want One” sorgulaması yapıldığında ekranda bir KKTC Bayrağı yer alıyor. Çünkü ekranda I Want One kapağı duruyor. Bu iyi bir şey.

Yani müsaadenizle kapağında KKTC Bayrağı olan bir kitabın yazarı olmakla gurur duyuyorum.

 

Bugün   13 Ağustos 2022     Cumartesi   16:20        İstanbul    Bahadır Gezer

-Hiç pes eden güreşçi gördünüz mü? Ben hiç görmedim. Zaten pes etmek yerine tuş ile yenilmek daha asil bir duruş gibi duruyor.

 

-Dünya’da yazılmış olan her şeyi okuyabilen bir cihazımız olsaydı insanlığın hiçbir sıkıntısı kalmazdı. Çare konusunu insanlık zaten anlatmış ve yazmıştır. Yani çözüm zaten bulundu. Dünya’da yazılmış olan her şeyi okuyan, bu çözüme nail olur.

Her türlü derdimizin cevabı zaten anlatılmıştır. Yalnızca dikkatimize gelememiştir.

 

-“Okumayı sevemiyorum” diyorsun da sokaklardaki esnafın adlarını, tabelaları, reklam panolarını ve bazen hatta plakaları niye okuyorsun?

 

-3 Kutsal Kitap.

İncil Tevrat’la beraber basılıp yayınlanıyor genelde. Peki Kuran’ı İncil ve Tevrat ile basmaya ve yayınlamaya ne denir?

Amerika’da İncil aldığında, içinde Eski Ahit ve Yeni Ahit vardır. Basit ifade ile Eski Ahit Tevrat’tır. Yeni Ahit ise İncil’dir. Alınan İncil bu ikisini barındırır.

Peki Kuran’ın yayınının böyle olması zındıklık mı olur?

Ha şa. Tövbe yahu.

Sonuçta Kuran’ın Son Kutsal Kitap olduğu net. Bu demek ki bir İlk’i var. Sonu varsa başı vardır.

Tartışılabilir konudur.

 

-“Hayır” kelimesinin “Evet”ten uzun oluşu. İkisi aynı anda tasavvur edilince “Hayır”ın duyulması, anlaşılması daha olasıdır. Matematiksel olarak.

Demek ki “Hayır” duruşu, Türk için daha olası ve kabul görürdür.

Dert ister misin?

“Hayır” kabul görebilir.

Karlı viski ister misin?

“Evet” kabul görmeyebilir.

 

-Bankanın 14 Eylül tarihli kredi borç taksitini 13 Eylül’de yapıyorum. Ayın 15’inde (ödemeniz gerçekleşti) mesajı alıyorum. Borç ödemesi sanki bilinçli bir biçimde gecikmeye bırakılıyor ki banka gecikme tazminatı alabilsin. Pis işler bunlar. Daha evvel ayın 14’ünde ödeme yapıyordum. Ödemenin gerçekleşmesi 15’inde yapılmışçasına gecikme kapsamına alınıyordu. Bu sefer 13’ünde ödedim: sonuç aynı. Bilinçli yapıyor bunu banka sanki. Aslında son ödeme günü olan 14’ünde yapılan ödeme anında gerçekleşmek durumundadır. Nakdi verdin, imzayı attın. Daha ne gerçekleşecek halâ?

 

-Bilgisayarımın Windows’unun her açılışında gösterilen resimler hakkında ne olursa olsun “Beğenmedim” seçeneğini seçer oldum. Önce Türkiye’den bir yer göster hele. Hani Pamukkale? Hani Kapadokya? Hani Sultanahmet Camii? Hani Kapalı Çarşı? Hani Ölüdeniz? Hani Ağrı Dağı? Hani Efes? E artık oha yani. Şimdiye dek belki 500 resim gösterildi. Türkiye bir türlü yok. Ben de tüm resimlere “Beğenmedim” diyorum artık. Bilgisayar ile sidik yarıştırmak. Farklı bir kafa…

 

-Küresel tatbikatlar. Bu konu hassas. Medya sahasında gündeme getirilmesi aslında faydalı olandır. Tüm Dünya’nın elektriklerinin 24 saat için kesildiğini düşünebiliyor muyuz? Uçaklar nasıl uçacak? Elektrik olmadan ulaşımda aksama olmaması mümkün müdür? Peki ya süre 3 gün olursa? Yemeğimizi nasıl pişireceğiz?

Örneğin statlara toplanma tatbikatı. Dünya’da tüm büyük şehirlerde herkes statlara gider. Tatbikata katılanların kimlikleri stat girişinde sisteme alınır ve bu kişilere tatbikata katılımlarından dolayı krediyi kolaylaştıran olanaklar sunulur.

Örneğin dev yolculuk tatbikatı yapılabilir. Her vatandaşa muhtarlıktan bir mektup gelir. Bu mektup “Dev Yolculuk destinasyonunuz Bartın ili Yumurcuk Belediyesi Reyhanlı Köyü muhtarlığıdır.” denilmektedir. Vatandaşın yapması gereken, tatbikat günü Bartın’a yolculuk etmesi ve gerekli damgayı gittiği yerdeki muhtarlıktan almasıdır. Böylece Dünya’daki herkesin bir gün içinde şehirler arası ve uluslar arası ve kıtalar arası yolculuk etmesi sağlanır. Bu vesile ile küresel ulaşım ağının eksiklikleri gözlemlenmiş olur.

Yani küresel tatbikatlar için fikir önerilerinin sonu belki gelmez bile.

 

-“Uzun karayolu lokomotifi: Bu bildiğin bir tır gibi. Ayrıca bir otobüsü andırıyor. 12 çift dingili bulunan ve dizel ile çalışan, acayip güçlü bir çekici araçtır bu. Arabalar terminalde arkasına dizilir. Ve tüm arabalar birbirine bağlanır. Araçlar boş vitestedir. 200 araca kadar araç arka arkaya bu yolla zincirlenir. Ve ardından bu karayolu lokomotifi çeker ve arabalat şehirler arası yolculuğu bir damla bile benzin harcamadan yapar.”

 

-Bir toz zerreciğinin kıtadan kıtaya uçması mümkün müdür?

 

-Deniz Uygarlığı geleneği olan devletlerin gövde gösterisi okyanus üstü gemilerdir. Transatlantikler yani. Tersanelerinde devasa okyanus üstü gemiler üreten ülkeler medeniyet sıralamasında en üstlerde yer alır. Bununla beraber uluslararası müsabakalarda alınan sportif başarılar yine bir gelişmişlik kıstasıdır.

 

-Fenerbahçe’nin Rennes ile Fransa’da yaptığı mücadelenin 2-2 bitmesine sevindiğimi söylemek zorundayım.

Bugün 4 Türk futbol takımı Avrupa sahnesinde uluslararası müsabakalara çıktılar. Ve neredeyse bu 4 takımımızın hepsi kazanacaktı. Fenerbahçe’nin berabere kalması dışındaki maçlarda Türk takımları kazanan taraf olmayı başardı.

Eğer Fener kazansaydı bir günde Türkiye olarak 16 puan toplayacaktık.

Doğrusunu söylemek gerekirse biz bir günde bu kadar çok kazanmaya pek alışkın değiliz.

Günün diğer maçlarında Trabzonspor Kızılyıldız ile karşılaştı. Trabzon Sırp ekibini Trabzon’da 2-1 yendi. Fenerbahçe’nin ve Trabzonspor’un maçları UEFA Avrupa Ligi maçlarıydı.

Diğer bir kupa olan UEFA Konfederasyon Ligi’nde yine 2 takımımız sahaya çıktı. Sivasspor Romanya ekibi Cluj ile deplasmanda karşılaştı. Sivas maçı 0-1 kazanmasını bildi. Ve günün en ilgi çekmesi muhtemel olan Başakşehir ile Fiorentina maçı… İlk yarıda Fiorentina net bir biçimde daha baskın olsa da Başakşehir minimum hata ile sergilediği performans sayesinde maçı 3-0 kazanmayı başardı.

Fiorentina Avrupa Futbolu içinde güzide yeri olan bir klüp. Deneyimi, tecrübesi ve müzesi zengin bir klüptür. Böyle bir takıma 3 gol atmak gerçekten kolay bir şey olmasa gerek.

Sivas’ın maçında gözüm Sivaslı sporcuların formalarına takıldı. Bu kadar dandik bir forma ben daha evvel görmedim. Bir futbolcunun formasında ki Sivasspor amblemi düşüyordu. Resmen gördüm bunu ekranda. Formanın bu kadar dandik olmasının sebebi ne idi acaba? Rakibi yanıltmak mı? Yani “biz aslında çok fakiriz. Şekilli forma bile yapamıyoruz.” diyoruz zannedip rehavete kapılsınlar diye mi? Sivas maçı hikayesi aslında oldukça ilgi çekici sayılabilir: Hakem Sivas lehine penaltı çaldı. Cluj çok sert ve faulü bol bir performans sergiledi. Hakem çoğu sertliğe göz yumdu. Sivaslı sporcuların maruz kaldığı en az 5-6 faul hakem tarafından göz ardı edildi. Sonra Cluj’ün bir topu çizgiden döndü. Aslında benim gördüğüm topun çoğunluk kısmı kale çizgisini geçmiş. Ve ancak tümünün geçmesi gerekiyor. Yine de hakem bu pozisyonda hatalı bir karar vermiş olduğunu düşünerek daha sonra Sivas’ın hak ettiği 2 penaltı pozisyonunu es geçti. Sanki bir kere penaltı çalmış olduğu için bunu bir daha yapmak istemiyordu. Ya da Cluj’ün çizgiden dönen topu konusunda kesin yargıya varamadığı için durumu eşitlemek namına Sivas’ın hak ettiği pek çok düdüğü çalmadı. Maçı kazandığımız için bunları konuşmuyoruz. Ve fakat kaybetseydik bunda hakemin payı oldukça çok olacaktı. Ayrıca Sivas kalecisi Ali’nin kurtardığı iki net şut vardı. Bunlar çok zor kurtarışlardı. Ve ancak Ali kaleyi korumayı başardı.

Başakşehir-Fiorentina maçı ile ilgili aklımda en çok kalan şey Fiorentina kalecisinin abes bir pozisyonda top sektirmeye çalışması, bu esnada topu kaptırması ve gol yemesidir. Çok komikti. Gözümden yaş gelene kadar güldüm. Tam denyoluk. Kaleci çıkmış ceza sahası dışında top sektiriyor. Hem de pres altındayken.

Başakşehir ve Sivasspor’un yer aldığı UEFA Konfederasyon Ligi’nin futbol kalitesinin düşük olduğunu kesinlikle düşünmüyorum. Avrupa Futbolu tarihinde önemli yerler edinmiş takımlar bu turnuvada mücadele etmekteler. Villareal, Basel, Avusturya Viyena, FC Köln, AZ Alkmar gibi takımlar bu turnuvada yer alıyor.

Gün ile ilgili şaşırtan bir durum ise şu: 4 takımımız mücadele ettiler. Başakşehir, Sivas, Trabzon ve Fenerbahçe. Fenerbahçe dışındakilerin hepsi kazandılar. Ve gariptir ki bu takımlar arasında itiraf etmek gerekirse en rütbeli olan Fener’dir. Yani 4 takım arasındaki en güçlü olan galip gelememiş oldu.

Türkiye’de futbolu düşününce aklıma teknik direktörler geliyor. Tabii ki Türk teknik adamlarla çalışmak güzel. İyi. Ve ancak bizim ligimize Derwal geldi zamanında. Feldkamp geldi örneğin. Parreira geldi örneğin. Bu adamlar Dünya Futbolu’nun zirve isimleriydi. Alman Milli Takımı’nı çalıştıran Löw Türkiye’de teknik adamlık yapmış bir başka örnek. Yani aslında biz ligimize en iyileri getirebiliyorduk. Ve böyle adamlar ligin tümünü etkiler. Kalite yükselir. Niye Mourinho’yu düşünemiyoruz? Neden Guardiola’yı düşünmüyoruz? Neden Zidane’ı düşünmüyoruz?

Para mı? Yahu 30 yıl önce paramız mı vardı?

Futbolun ilmini sahaya yansıtacak teknik adamlara ihtiyaç var.

Antrenman kültürü ile takımı yekpare bir birlik içinde hareket etmeye sevk eden yapısı olan, kazanmaktan başka hedefi olmayan hocalar. İhtiyacımızın bu olduğunu düşünüyorum.

Trabzonspor’a ise kırgınım. Kopenhag gibi bir takıma elenip Şampiyonlar Ligi dışında kalacaksan bir zahmet Türkiye Şampiyonu olma.

4 maç. Sıfır mağlubiyet. 3 galibiyet. Türk Futbolu için güzel bir geceydi.

 

-Kurmalı su motoru… Bunlardan yaygın bir biçimde var mıdır? Bildiğin kurmalı motor. Mandalını 100 defa çevirince 5 saat boyunca kuyudan dışarı su basıyor. Afrika’da bazı yerlerde kuyuların içine sarkıtılan su motorları kullanılamıyor. Çünkü elektrik yok. Jeneratöre bağlayıp çalıştırmak ise yine imkansız çünkü jeneratörü besleyecek yakıt yok.

 

-Trump soruşturmasında federal dosya uluslararası hale gelirse ne olur? Trump’ın bağlantılarının bazılarının farklı uluslardan liderlerle oluşu ve ortada bir suç varsa bu suçun ortaklarının bir kısmının değişik ülkelerde oluşu hakkında ne yapılır?

 

-Adres sorulduğunda ya da adres sorduğumda en sevdiğim cevap: “Dümdüz devam et.”

 

-Hz. Muhammed adında katedral?

Hz.İsa ve Hz.Musa adında camiler var.

 

-Göç yalnızca ABD ya da AB’ye yönelik değil. Polonya’ya, Endonezya’ya, Türkiye’ye göç var.

Afrika’nın nüfusunun yakın zamanda üçe katlanması durumu var. Dünya’nın geleceğini etkileyecek mevzulardan biri budur.

 

-Adam “ben suçsuzum” diyor. Olay şu; adam maça gelmiş. Kale arkası tribüne girmiş. Ve yanında 30 tane meşaleyi içeri sokmuş. Bunu nasıl yaptığı gerçekten ilginç. Tribünden dışarı sepet sarkıtıyor adam. Torba yani. Dışarıdakiler bunu dolduruyor. Adam maç esnasında tribünde meşale satıyor. Sosisli satar gibi. Takım ceza yermiş, maç iptal olurmuş herifin umurunda bile değil.

 

Bugün 16 Eylül 2022  iyi Cuma’lar       02:42    İstanbul    Bahadır Gezer    

Bu site SSL sertifikası sahibidir.             This site is SSL certified.

-Şokunu atlatamadığım olay Fenerbahçe taraftarının Putin yanlısı tezahüratıdır. Yarım yüzyıl boyunca Türkler’e karşı bilfiil asimilasyon uygulayan Rus’un yanında durma vaziyeti var. Aykırı olup ilgi çekebilmek için bu tutumu sergileyen yavan cahiller son altı ayda Ukrayna’da savaş sebebiyle ölen çocuk sayısını biliyorlar mı acaba? Sen sanıyor musun ki Rus Ordusu senin ordun gibidir? Adamlar sarhoş vaziyette tank kullanıyor be! Ondan sonra nereye olursa savuruyor cephanesini.

Ya kime ne anlatıyorsun? Fenerbahçe taraftarı, binlerce kişi, İstanbul’da nasıl Putinci duruş gösterir?!

Kırım’ın durumu, Türk’ün olan biten saha üzerindeki tarihi yükümlülükleri falan umurunda değil bunların.

Böylelikle Dinamo Kiev’in maçlarından birini İstanbul’da oynaması ihtimali de kalktı. Her detayıyla ve açık bir biçimde sıçmıştır Fenerbahçe taraftarı. Her ne açıdan bakarsan bak olay rezalet. Bombok bir vaziyet.

Futbolcunun anası ölse maç boyunca yarasını deşmek için anasına mı söveceksin?! Pis, terbiyesiz, seviyesiz, karaktersiz kof mahlukat!

Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste.

 

Bu esnada Rusya’nın despotu Putin ile T.C. iletişimde. Hem de en üst seviyede. Burada olacak olan nedir? Rusya “Benim oluşturduğum yeni dengeleri kabul et ve tanı.” diye telkinde bulunacaktır Türkiye’ye. Türkiye ise karar alamayanın kanun hükmünde kararnameleri imzalaması dönemini yaşamakta. Yani kabul edecektir. T.C. delikanlı tutum sergileyip “Suriye’den elinizi eteğinizi çekin!” diyebilir mi Rusya’ya? Rusya’nın Türkiye’nin kuzey ve güneyine yerleşmesinin Türk için anlamının ne olacağını anlamak zor olmayacaktır diye düşünüyorum.

Bakınız; Türkiye Cumhuriyeti Devleti iki bin yılı aşkın bir devlet geleneğinin, örf ve adetinin devamıdır. Yani bu devlet herhangi bir yönetici zümreye ihtiyaç duymadan bile çarklarını çevirmeye devam edebilir. Ülkenin Cumhurbaşkanı olmasa ne olur? Yine millet işine gücüne gider, gene millet her zaman ki yaptığı yapar, ettiğini eder. Peki ben bunu niye söylüyorum: Baktın senin kalkışın bir zarar, oturman ayrı bir zarar, o zaman konuşma yahu. Etliye sütlüye karışma. Otur ofisinde sakız çiğne. Ama Türkiye adına bir şeyler yapma hevesinde olma yahu.

Yahu bundan 20 yıl evvel Dünya’nın en gelişmiş 12. ülkesi idik. Şimdi 22. sırada olduğumuz söyleniyor. Bu yeni sıralama resmen tanınmadı ama durum bu. Yani biz 20 yıl boyunca hiçbir şey yapmadık mı? Tabii ki kötü yönetime rağmen ürettik, tükettik, yaptık. Ve bu bizi 20 yıl öncesine oranla doğal olarak daha güçlü yaptı. Ve ancak bu listede yer alan diğer ülkeler bizim ki gibi berbat bir yönetim algısının bağımlısı olmadılar. Biz 2 gelişirken, onlar 5 geliştiler.

Gayrimeşru yönetimin tepesindeki kişi kurucusu olduğu partisini kime emanet edeceğini bilemediğinden bu sürümceme devam etsin istiyor. Ona göre insanlar hükümet seçimlerinden ziyade Akp’nin genel başkanlığına kim gelecek sorusuna odaklanmalı.

Gayrimeşru kuvvetli bir itham öyle değil mi? 1999-2000 yıllarında taze bir örgütlenme olan Akp T.C. Anayasa Mahkemesi tarafından sanık sandalyesine alındı. Partiye ve kurucusuna siyasetten men cezası verildi. Böylece Akp defteri kapandı derken, ardından bu görülen 20 yıl geldi. Bu demektir ki Türkiye’nin en üst mahkemesinin kararı uygulanmamıştır. Bu demektir ki bu örgüt gayrimeşru bir örgüt. Yasadışı yollarla iktidarı ele geçirmiş olan teröristik bir yapı. Terörist olduğunun farkında olmayan teröristler devri. Terörizm insanın içine işleyen bir zehirdir. Bilinç altında insan bu konu hakkında bazen isteyerek bazen ise istemeyerek beyanatta bulunur. Bundan yıllar evvel bir 23 Nisan günü dönemin başbakanı olan bugünkü yönetimin ucu başbakanlık koltuğuna oturmuş olan kız çocuğu kendisine “Ben şimdi ne yapabilirim?” diye sorunca şu yanıtı vermişti: “Artık başbakansın. İster asar, ister kesersin! Hıhaha! Mıhaha!” Etrafta ki kişiler de sırıtmayı tercih etti. İşte tam da bu teröristik algıdır. Bilinç altını vandallığa teslim etmiş zihin yapısıdır bu.

Akp kendisini Osmanlı ile özdeşleştirmeye çalışıyor. Türk Osmanlı sempatizanı isen Akp’li olmalısın gibi bir durum oluşturmaya çalışıyorlar. Yahu Türk Osmanlı tabii ki her daim ve her ülkenin dersler alması gereken bir devlet idi. Türk Osmanlı’da padişah denilen kişi 5 yabancı dil bilir, musikide her saza hakim, coğrafya bilgisi muazzam, en kıdemli alimlerden alınmış fen eğitimi ile donatılmış, askeri sanatta tecrübesi ve kabiliyetleri yüksek insan demekti. Akp Osmanlı’yı örnek alıyorsa nasıl oluyor da 20 yıl boyunca iktidarın tepesinde yer tutan kişi bu koca 20 yılda bir dil öğrenmeyi düşünmüyor? Yahu Fiorentina’ya giden teknik direktör bir yıl sonunda nasıl İtalyanca konuşuyor? İş öğrenmeye gelince tıslayan bir akli yapı. Halbuki devletimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk savaş meydanlarında göstermiş olduğu üstün performans ve teşkilatçılık bazında sağlam disiplin tesisi ve her türlü devlet işiyle alâkadar olmanın yanı sıra Latin alfabe ile Türkçe yazmayı öğrenmiştir. Evet, bütün bu hengame ve tantananın içinde alışagelmiş olduğu Arap alfabesi ile yazımın yerine Latin alfabe ile yazmayı öğrenmiştir.  Yabancı dil öğrenmemeyi Türkçe milliyetçiliği zannedenler yönetici “One minute! One minute!” diye yırtınırken de alkışlıyordu. 

Konunun çığ etkisi var. Anlattıkça dahası akla geliyor. Bu konu ile ilgili yeteri kadar net olduğunu söyleyebileceğim: www.iyipartiyiz.com sitesinin ziyaretini tavsiye edebilirim.

 

-Ayasofya. Öneminin izahatına girmek istemiyorum. Yalnızca şunu tekrar hatırlatmam gerek: Bu sitenin farklı sayfalarında daha evvel anlatılmış olduğu gibi; Ayasofya bir yapıdır. İnşai bir yapı. Roma’daki Kolezyum’da bir inşai yapıdır. Bugün Roma’daki Kolezyum’u modern futbol maçlarına açmak ne anlam ifade ediyorsa Ayasofya’nın sınırsız ziyarete açılması da aynı anlamı içerir. Ramazan Bayramı Namazı’nda 70.000 kişi Ayasofya’ya gittiğinde, 70.000 secdeye Ayasofya nasıl bir yanıt verir? Bunun hakkında gerekli araştırmalar yapmadan antik bir yapıyı böylesine tehlikeye atmak kabul görülebilir bir algı değildir.

Ayasofya’nın ziyaret serbestine Korona virüsünün en tavan yaptığı esnada geçilmesi ise akıl almaz bir durumdur. Ayasofya'nın ibadete açılması böyle mi olmalıydı? Yangından mal kaçırır gibi. Halbuki öyle bir açılış olmalıydı ki Dünya’nın tüm İslam ülkeleri liderleri açılışa gelmeliydi. Dünya’nın dört bir yanından halılar ve kilimler ve dev porselenler kabul edilmeliydi.

Ama böyle olmadı.

Uzun lafın kısası: Ayasofya yaşında ve mimari sınırları zorlayan bir yapıda 70.000 secde olunca ne olur? Allah muhafaza bir göçme olursa yöneticinin ne diyeceği belli; “Ben mi gidin dedim?”

Son zamanlarda bu konuyu gündeme taşıyan Prof. Dr. İlber Ortaylı sayesinde Türkiye’de ilmin tamamen bitirilemediğini görüyoruz.

Ayasofya’da ibadet aşktır. Bunu sebep edip Ayasofya’nın yapısına zarar verme riskini almak ise zinhar tamamen şerdir.

Ayasofya’ya aynı esnada kaç kişi girebilmelidir? 100? 150?

Uluslararası bir test değerlendirme kurumunun yapmış olduğu bağımsız çalışmalar doğrultusunda Ayasofya’nın dayanıklılık testlerinden “ başarı” ile çıktığını mı gördük? Böylesine eski bir yapıyı tehlikeye mi atıyoruz?

 

-Haram alın teri.

Bizde yaygın olan kanı; alından ter akıyorsa yapılan iş iyi bir iştir. Yahu herif çalarken çırparken şapır şapır ter döküyor. Buna ne diyeceksin?

 

-Tankta kavga. Evet, tankın içi. 4 kişi. Daracık bir alan.

“Ya kardeşim kaç defa diycez osurmayın şu kodmun yerinde lan!”

‘Cidden çok kötü koktu ya.’

“Olm siz biz şaka falan mı yapıyoruz zannediyorsunuz lan?! Olm bu içine sıçtımın tankı 50 milyon Dolar lan! Savaştayız s.ktimin yerinde! Ne diye osuruyonuz olm lan!”

+Abi naapalım yani? Her seferinde kapak mı açıcaz?

“Güzel kardeşim, o zaman o memleketten getirdiğin macunları mucunları falan yiyip yiyip bizim ağzımıza sıçmayacaksın. Anladın mı canım kardeşim?”

 

5 Ağustos 2022    Cuma    19:30          Bahadır Gezer

-Vakit kaybetmeden, hâd sınırlarını zorlamadan Türkiye’ye bir öneri sunacağım.

Konu askeri jet ile ilgili. Yani biraz da F35 ile ilgili.

Bu F35’i özel yapan; giz modu ve dikey iniş kalkış kabiliyeti. Peki bu dikey iniş kalkış kabiliyetinin tarihçesi ne? Kısaca: Önce Kartal isimli Ay Modülü’nde kullanılmış bir teknolojidir. Sonrasında İngiliz Donanması Harrier isimli bir jet üretir. Burada Kartal’ın teknolojisi örnek alınır. Harrier Britanya Paydaşlığı ve ABD dışında hiçbir ülkeye verilmez. Sonra F35 üretilir.

Önerim şu: Türkiye Harrier satın almayı düşünür mü?

Lütfen F35 ve Harrier uçaklarının fiyatlandırmaları ile ilgili bağlantıyı görünüz.

 

-Nükleer ulaşım. Yüzer kasabalar olan dev uçak gemilerinde ve yıllarca limana yanaşmayan denizaltılarda kullanılan alternatif bir ulaşım biçimidir. Ulaşım için kullanılabildiği ortadadır. Peki arabalarda niye bunu kullanmıyoruz? Arabanın motoruna yerleştirilecek mikronluk miktarda uranyum ile 200.000 km yol kat edebiliyorsak, benzinden çok daha ekonomikse niye bunu kullanmıyoruz? Güvenlik sebebiyle mi? Yahu arabanın ulaşılmaz birçok parçası var. Yani uranyum açılamaz bir haznede muhafaza edilebilir.

Peki biz bunun neresinde yer alabiliriz? Anca bekleyeceğiz ki farklı bir yerlerde böyle bir uygulamaya geçilsin.

“Nükleer küçük çaplı kullanılamaz” görüşüne katılmak için ise bir sebep yok. Çünkü kullanılan olası uranyum miktarı neredeyse kullanılamayacak kadar azdır. Ve fakat otomobile yüzbinlerce km boyunca enerji sunabilmektedir.

 

-Zaman yerdir. Tüm Evren’e eşit mesafede ve tüm etki alanları dışında bir yer. Alem’deki tüm gök cisimleri bu yere eşit uzatlıktadır. Buradan 8.000.000 milyon ışık yılı uzaklıktaki bir gezegene bakıldığında, gezegenin görüntüsünün dolaşım hızı sebebiyle, 4 ay öncesi ve 20 yıl sonrası görülebilmektedir. Mesafe etkisi.

Bu yeri bulacağız.

 

-Hileli Olimpik Havuz. Bazı kulvarlarda zıt yönde akıntı var. Yarışmacılar mücadele ederken oluşan görüntüden dolayı bu anlaşılmıyor. Zaten öyle dere akıntısı gibi bir şey değil. Oldukça minimal bir akıntı. Ve fakat bu yüzücüden birkaç saniye bile çalabiliyor.

 

-Rahiplere “Hayır” demenin kötü bir şey olmadığının hatırlatılması gerekiyor. Bir rahip rahatça “Hayır” diyebilmeli.

 

-Dünya’yı kurtarmak değil, zarar vermeyi bıraksak… ben buzun kalanını nasıl koruyacağız demiyorum… Ben eriyen buzu nasıl geri getireceğiz diyorum.

 

-Grup halinde tımarhaneye kaldırılma diye bir şey var mı?

“Bunlar grup halinde delirmişler.” diye bir durum var mı?

 

-Stadyum kavgası nasıl bir olaydır yahu? Mesela ben karşı tribündeyim, kale arkası tribüne bir bakıyorum; yüzlerce kişi birbirine girmiş yumrukluyor, tekme tokat kavga ediyor! Stadın oturaklarını kırıp söküp bunları atanlar mı dersin. Arada çaktırmadan önüne gelene bıçağı takanı mı dersin. Tam bir sosyal hengame. Başka yerde kolay kolay böyle bir şey göremezsin.

“Yürü olm. Yürü…”

‘Nooldu lan?’

“Kavga çıkıcak burda birazdan. Yürü öbür tarafına tribünün.”



“Tribünlerde istenmeyen görüntüler sayın seyirciler…”

 

-Amerika’nın 11 adet uçak gemisi var. Aslında bu sayı neredeyse 50’ye yakındır ve ancak devasa uçak gemisi denince ABD envanterinde 11 tane var. Bunu takiben Japonya ve Fransa’nın dörder uçak gemisi var.

Pentagon yapısını bilenler vardır. Pentagon binası beşgen şeklindedir. Bir ülke çok sayıda uçak gemisi üretecekse bu gemileri birbirlerine kenetlenebilir vaziyette yapabilirse dev Jumbo jetlere bile dilediği yerde iniş sahası sunabilecektir. Yani uçak gemilerinin yap-boz gibi birbirleriyle kenetlenmesinden bahsediyorum. 5 uçak gemisi birbirine kenetlendiğinde bir A380 bile buraya iniş yapabilir olmakta ise bunun faydasız olmayacağı anlaşılabilir.   

 

-Konular fazla askeri gitme teamülü gösteriyor.

“Adam Amerika’da umumi helâ işine girmiş abi.”

‘Manyak mıymış?’

“Abi ne alakası var? Bu Amerika’da caddelerde, sokaklarda falan işeyecek hiçbir yer yok. Esnafada soramıyorlar ayıp olur diye. Öyle bir kültür var orada. O sebeple umumi helâ ihtiyaç aslında.”

‘Nasıl? Para kazanmış mı?’

“Borsaya açılmayı düşünüyormuş ve ancak bürokratik engel varmış. İstemiyorlarmış helâ hissesi diye bir olay.”

 

-Kız arkeolog. Dinozor iskeletleri, Bizans ve Hitit kalıntıları gibi sürekli bir faaliyet içinde. Peki ben soruyorum: Uzaylı fosili bulsan anlar mısın? Uzaylı olduğunu anlar mısın?

Edebi olarak insanın iki insandan olma anlatısı aslında bir aşk anlatısıdır. Romantik.

Demek ki Yaradan romantik.

 

-Su altı volkanları. Bunları duymuşsunuzdur diye tahmin ediyorum. Okyanusun ücra bir yerinde deniz seviyesinin binlerce metre derininde, zeminde bir krater var. Bu krater bir su altı volkanıdır. Bunlardan Dünya’da faal olarak 26 tane var. Bunlardan 5 tanesi aynı anda patlasa ve bir hafta boyunca yansa Dünya deniz suyu sıcaklığının seviyesinin 3° artacağı düşünülüyor. Bu ise atmosferik dengeyi değiştirebilecektir. Seller, fırtınalar, kuraklık küresel bir tehdit halini alabilir.

Yalnız şu konuyu unutmayınız: Okyanus zemininde volkanlar gibi ayrıca gayzerlerde vardır. Bu gayzerler yer altı kaynağını püskürtürler. Ama bunu denizin dibinde yaptıkları için kimsenin dikkatini çekmez. Velhasıl, bu gayzerlerden bazıları ergimiş altın püskürtmektedir. Bildiğin altın. Ancak bu püskürtmeden kısa süre sonra dip zemin şartları altının üzerini örtmektedir.

 

-Müslüman Roma. Roma yani ve yani İstanbul. Romalı olmak başta çekici gelebilir ve ancak Roma demek kölelik demek, Roma demek gasp demek, yağmalamak demek. Roma’nın Müslüman olduğu Dünya’nın dikkatinden kaçtıysa varsın kaçsın.

 

-Trump’ın meskeni büro tarafından basıldığında Trump kendisi kalkıp Washington DC’deki federal büro karargahına gidip “Ne oluyor yahu? Ne istiyorsunuz?” diyemediğine göre ortada bir gariplik var. Trump’a ABD dışına çıkma yasağı gerekebilir. Çünkü topuklama ihtimali var. Film gibi: Adam Amerika’yı dolandırıp başkanlık bile yaptı. Sonra uçağına atlayıp topukluyor ve bir küçük ada ülkesinde kumsal hayatı yaşıyor.

Türkiye “Sayın Trump’a sığınma güvencesi verdiğimizi ilan ederiz. Buraya gelirlerse kendilerini en iyi şekilde ağırlayacağımızdan kimsenin şüphesi olmasın.” şeklinde bir yaklaşım sergiler mi?

Trump konusu ciddi. Adam Amerika’yı bölmeyi deniyor. Yine Güney-Kuzey biçiminde. Buna göre “Amerika eğer bölünürse bu ortada 1 yerine 2 Amerika olacak” demektir. “İki 1’den fazla olduğuna göre bu iyidir.”

Büronun yürütmekte olduğu bu soruşturma ayrıca Dünya’ya şu mesajı veriyor: Suça karışmış, gayrimeşru faaliyetlerde bulunan despotlar, diktatörler anlamalı ki yargılanabilirler. Kendi ülkelerinde ki güvenlik unsurları gerekeni yapmayı deneyebilecektir. Yani büronun bu uygulaması Dünya’nın pek çok yerindeki adaletli ve ahlaklı savcı, müfettiş ve memura moral olabilmektedir.   

Trump, ABD Başkanlığı’nın prestijini sarsmıştır. ABD Başkanlığı Youtube kanalı yayını yapmak gibi bir anlayışla icra edilmeye çalışıldı. Irkçı tutum meziyetmiş gibi lanse edildi bu süreçte. Trump’ın döneminde yaşanan milli ve küresel travmanın acısı ekonomiden bugün çıkıyor. Düşen üretimin, kaçırılan vergilerin, yabancı devletlerin kasalarına aktarılan Dolar’ların acısı şimdi çıkıyor. Amerika hiperenflasyon ile mücadele ediyor.

Trump’un halen işin ciddiyetini anlayıp anlamadığından emin değilim. Parmaklıklar arkasına giren ilk ABD Başkanı olabilir.

Ya da;

Bu soruşturma Trump için kendisine yöneltilen tüm iftiralardan aklanmak için bir şans. Büro “temiz” raporu verirse Trump açısından hukuki anlamda bir rahatlama sağlayacaktır.

 

-En iyi yıllarım 16 ile 24 arasında idi. Bu yıllarda Amerika’ya gitmiştim. Bu yıllarda üstü açık Mustang kullanıyordum. Daha ne diyeyim ki? Hani bir şeye sahip olunca bir tevazu falan olur ya, Mustang diyorum yahu. Üstü açık. Sırf bu bile o yılların en iyi yıllarım olduğunun göstergesidir. Maddi yükümlülük yok idi. Öğrenciydim. Kızlar güzeldi. Keyif vardı. Tasa yoktu. Rahatlık vardı. Gerginlik yoktu.

 

-“Duydun mu abi Fransızlar C harfi şeklinde sosis yapmış.”

‘Nasıl? Düz değil mi sosis?’

“Hayır abi… C şeklinde yapmışlar.”

‘Niye yapmışlar bunu?’

“Kgruasoğnların içine koymak içinmiş.”

‘E bana ne bundan?’

 

-Uzaylılar tabii ki insan kaçırıyor. Ama kimler olduklarını bilmiyoruz bile. Ayrıca uzaylı kaçırdığını niye geri getirsin? Atar uzaya olur biter. 8 milyarlık Dünya’da bir iki kişi eksilmiş, kim sallar?

 

Bugün 20 Ağustos 2022    Cumartesi  16:33       İstanbul    Bahadır Gezer

Semitik Kitabı Bahadır Gezer
Turkish Writer Bahadir Gezer

EN YENİ Paylaşımlar


-Olayların şekillenişlerine yön vermek. Bir devlet stratejisi olarak bunun vatandaşın faydasına olduğunu kanıtlar donelerin geçerliliği tartışılır olmasına rağmen tarihsel yer edinimde yadsınamaz bir etkisi olduğu görülebilir.

Türkiye bugün halen uluslararası sahada konuşurken Osmanlı’nın edinmiş olduğu tarihi mirası temel alarak konuşmaktadır. Halen 300 yıl önce yapılanları gündemde tutar haldeyiz. Türk olarak küresel bir prestijimiz var. Niye mi? Cevap Fatih Sultan Mehmet. İstanbul’un fethi. Prestijimiz bundan. Akdeniz havzasının birincil konumuna sahip olduğumuz söylenebilir. Bize prestij sağlayan şeyler hep 300-400 yıl önce yaptığımız şeyler. Bunda bir yanlışlık var. Osmanlı, küresel anlamda olan bitene biçim veriyordu. Peki ya Cumhuriyet?

Filistin hususunda Türk Milleti’nin oldukça saf, samimi duyguları var. Ben derim ki “ABD’yi örnek alalım.”. Yani nasıl ki ABD Kudüs’te Amerikan Büyükelçiliği açıyorsa biz de Kudüs’te bir büyükelçilik açalım… ve avlusunda Türk Bayrağı ile Filistin Bayrağı dalgalansın. Filistin Türk Büyükelçiliği’ni Kudüs’te açalım yani.

Kolay mı? Kanun hükmünde kararname ile olacak iş değil.

Karar almak, uygulamak. Operasyon yapmak. Aktif hareket içinde oluş. Bunlar Türkiye’yi bugünü ile prestijli yapar. Bunlar olursa bugünümüz ile övünürüz.

“Yunan Adaları’na çöp dökelim!”

Sen ne diyorsun kardeşim?

“Fikir yani! Yunan Adaları’na çöpümüzü dökelim. Bizi taciz ediyorlar ya Ege’de.”

O bir kere öyle bir şey değil. Sen olayı yanlış anlamışsın. Turgut? Bu arkadaşın adı neymiş bir not düşün.

 

-Yahu herkes S400’e, F35’e odaklandı. Bu esnada ABD çok geniş çaplı bir helikopter envanteri yenilemesi yürütüyor. Eski helikopterlerin yerini yepyeni, yerli yapım helikopterler alıyor. Bahsi geçen alımlar 10-20 helikopterlik değil. Bildiğin yüzlerce helikopteri kapsayan bir hareket bu. Bu demek oluyor ki yüksek miktarda helikopter hizmet dışına alınacaktır. Bunların içinde TSK olarak faydalanabileceğimiz helikopterler olabileceği kanaatindeyim.

Yaygın algı şunu diyebilir: “Bunlar Amerika’nın eskileri.”

Yahu helikopter 1980’de üretilmiş, en son 2022’ye kadar aktif görev almış. 40 sene. Demek ki bugün bu helikopterden edinmek 40 senelik bir kullanım süresi sunmaktadır. Askeri kabiliyeti bir orduya dahil olduktan sonra 40 sene yeterlilik göstermişse bu helikopterleri almak kötü bir şey olamaz.

“Amerika’nın eskisi…” Amerika’nın eskisi Dünya’nın 30 yıl ötesinde kardeşim. Uyanın buna artık.

 

-Alman Kurdu dediğimiz (K-9) köpek Dünya literatürüne “German Shepherd” olarak geçmiş vaziyette. Alman Çoban Köpeği demek oluyor bu.

Acaba Sivas Kangal’ı “Turkish Shepherd” diye patentlesek mi? Ancak Anadolu ve Orta Asya ile Kafkaslar’da daha farklı türlerde köpeklerimizde var. Yani zor bir konu bu? Türk Çoban Köpeği denilince akla Kangal gelsin mi? Bence gelsin.  Cins hayvan.

Ancak önemli bir konu. Tartışmak gerekir. Bugün Alman Çoban Köpeği denilince akla gelen hayvan direkt göz önünde canlanıyor. Diğer farklı türlerde Alman köpekleri söz konusu olmuyor. Turkish Shepherd dediğimizde Kangal akla gelecekse diğer yöresel köpeklerimiz arka plana itilmiş gibi olabilecektir. Tartışmak gerekir.

 

-Doğu’nun şartlarına uygun ağaç türü bu koca Dünya’da illa ki bulunur. İş ki “Sayın seyirciler, Moğolistan’dan sipariş edilen iki milyar fidanın ilk partisi yurda ulaştı.” biçiminde haberlerin altından kalkabilelim.

 

-13-14 yaşlarımdayken Türkiye’nin bir saltanata sahip olması gerektiğini düşünürdüm. Bazen bunu hayal ederdim. Ülkede Meclis var, hükümet var, Cumhurbaşkanı var ve ayrıca saltanat var. Bu saltanat ailesi daha ziyade magazinel bir varlık içindeler. Saraylarda yaşıyorlar. İlim ve sanat alanlarında faaliyet gösteriyor ve devletin bütçesinin belli bir kısmından faydalanıyorlar. Osmanoğulları. Türkiye’nin imajını olumlu etkileyecektir. Türkiye’nin tartışılmaz biçimde Avrupa’nın parçası olduğunu gösterir bir delil olur.

Kendimi böyle vesveseler ile meşgul ederdim 13-14 yaşımda. Yatağıma yattığımda Osmanlı Hanedanı tören kıtasının Sultanahmet Meydan’ında yapmakta olduğu geçidi hayal ederdim.

Aslında iş bundan ibaret değildi. Hakikatte saltanat demek, ülkenin tüm mülki varlığının sahibi yalnızca bir ailedir demektir. Aslında akıl alır bir şey değil. Yüzyıllar boyu hüküm sürmesinin sebebi aileye yakın olan diğer ailelere yapılan yardımlar ve desteklerdir. Yani monarşi aslında insanları satın alma rejimidir. Satın alınanların piyasa hakimiyeti satın alınmayanları geçtiğinde saltanat güç edinmiş olur.

Türkiye devlet rejimi tarihi konusunda Ahi Cumhuriyeti’ne bakabilir. Türkiye’ye demokrasi dersi vermeye yeltenen bazı Batılı devletlerin ise Türk’ün demokrasi kültürünün ne kadar zaman evvel yeşerdiğini görmeleri gerekir.

Osmanlı Hanedanı’nın yaşam alanı olarak Dolmabahçe Sarayı olarak tayin edilmesi gibi saçma sapan hayallere kapıldıkları için insanlar suçlanmamalı.

Kurtuluş Savaşı’nı kazandık, İstanbul’u fethettik, Belgrad’ı fethettik… Yarı-uzak tarihimizde yaptıklarımızdan bazıları bunlar. Yakın tarihimizde ise millet olarak yapmış olmaktan gurur duyacağımız bir şey yok. Maalesef durum bu.

Doğal ve sıradan bir devlet hizmeti olan metro yapımını devlet başarısı olarak addeder olmuşuz. Biz Dünya’yı etkileyen şeyler yapmaya yatkın bir millet olduğumuzdan dolayı bu durum bizde biraz stres yapıyor.

Yapamayacağını düşünerek yapmayışı kabullenmek ile yapabileceğini net bir biçimde bilmeye rağmen yapmayışlık arasında bir fark mutlaka vardır.

-Bu konu Dünya’da bir çok toplumsal bilimci tarafından seslendiriliyor; Özel yollar konusu. Buna göre şehir içinde ki yolların bazı şeritleri özel olacaktır. Bu şeritlerde gidebilmek için araba sahibinin ödeme yapması gerekmektedir.

Metrobüs yolları gibi yani. Örneğin 3 şerit olan E-5 yolunda bir şeridi ödeme yapan üye araçlara açarsak belki de iş için kullanılan ve keyfi olarak kullanılan yol ayrımını yapmayı sağlayabilir ve vakit ve dolayısıyla nakit kazanabiliriz. Hergün işine gitmek için bu yolu kullanması gereken kişi paralı yolda giderken, iki üç ayda bir bu güzergahta yolculuk eden biri ise ödemesiz yolda seyir edebilir.

Yahu “tüm yolları paralı yapalım!” diyenler bile var.

 

Bugün 12 Eylül 2022   Pazartesi   00:08    İstanbul         Bahadır Gezer
 

-Bir ilki yaşıyorum. Bazıları buna eleştirel bakıyor ve fakat konu spor olduğunda ben her zaman Türk takımlarını destekledim. Galatasaray’da iyi olsun istedim, Fenerbahçe’de… Uluslararası müsabakalarda diğer ülkelerin takımlarına karşı üstünlük elde etsinler istedim. Dediğim gibi; kimi buna eleştirel bakıyor ve kulüp algısının bu yüzden sağlamlaşamadığından yakınıyor.

Ancak bunca yıl sonra bir ilk yaşıyorum: Fenerbahçe-Kiev eşleşmesi.

Ukrayna işgal altında. Direnişte. Mücadele içinde. Moral ve motivasyona ihtiyacı var. Bir sonra ki turda Stade de France’da mücadele etseler ve 80.000 Fransız seyirci Ukrayna’ya destek tezahüratları ile tüm Dünya’ya seslense? İhtiyacı var Ukrayna’nın buna. Fenerbahçe yenilsin arkadaş. Böyle bir şey diyeceğimi hiç sanmazdım. Farklı bir ülke takımına Türk takımının yenilmesini istemek. Ve fakat durum bu. Fenerbahçe bunun acısını Avrupa Ligi’nden çıkarsın.

Spor ile ilgili başladı yine bu gün. Muhabbete ilk girizgâha sebep olan…

 

-Bazı dillerdeki deyimler ve atasözleri farklı dillere çevrildiğinde çok tırt hale geliyor: “Siyah portakal yemek için iyi değildir.”

Ne ki şimdi bu? Bunlar atasözü mü oluyor? “Kokmuş balık yenmez.” Desem ben şimdi; herkes bilir ki bunu. Bu cümle böylece atasözü mü oluyor? Olur mu böyle saçmalık? Atasözü anlam içinde anlam içerir yahu.

“Siyah portakal yemek için iyi değildir.” Artık başka ne yapılabiliyorsa çürük portakalla?

‘Abi olay şundan ibaret: Afrika’da milyonlarca kabile köyü var. Ne elektrik, ne su… Sefalet… Ancak bu köylerin bazıları bazen safir, yakut, zümrüt, elmas madeni buluyorlar. Tabi kimsenin haberi yok. Kendilerine safir süslemeli kaşıklar falan yapıyorlar.’

“Bizi ilgilendiren kısım?”

‘Abi Afrika’ya gidip köy köy dolaşmaktan başka çare yok.’

“Bi de dolaşacak olan güvenilir biri olmalı.”

‘Biri mi? Abi bunun için ekip gerek.’

Motörrrr!

 

-İçimde evrimin Yaradılış ile çelişmediğini hissetmenin rahatlığı var.

 

İsrail. Olabilecek en anti-semitik uygulama İsrail Devleti ve onun hedefidir. Tüm Dünya’daki Museviler’i dar bir alana sıkıştırmanın gerçek amacı nedir? Batılı bir satılmışın vereceği icazet ile bölgedeki radikal yobaz terör örgütlerinden birine kitle imha silahı verilir. Bunlar bunu kullanırlar ve Musevi nüfusunun %95’i katlolur. İsrail bu projelendirmenin parçasıdır. Kudüs’te hüküm süren otoritenin bayrağında Haç, Hilâl ve Davut Yıldızı olmalıdır. Ancak bu konuda talebin İsrail’den gelmesi gerekirdi. İsrail bir Orta Doğu ülkesi olarak görülmez. Sadece bu bile absürt değil mi?

Müslüman’ın Musevi ile bir alıp veremediği yoktur. Müslüman’ın çatışması İsrailoğulları iledir. Müslüman’ın Musevi ile benzerliği farklılığından çoktur.

İnanılır gibi değil. Hıristiyan-Müslüman bir Yaradan’a inanıyorlar. İbadetlerini çeşitlendirmişler. Ve birbirlerine benzemelerine rağmen birbirleriyle anlaşmakta güçlük çekiyorlar. Ve ikisi de Çin’e, Hint’e yakınlaşmakta hiçbir vicdani engel yaşamıyorlar. Yani İngiliz’e göre Tunuslu ile anlaşmak Tayvanlı ile anlaşmaktan daha zordur.

Bir ülkenin aidiyetinin Museviler’de olması için o ülkenin çoğunluğunun illâ Musevi olması gerekmez. Kuveyt’te yaşayanların çoğu Kuveytli değildir. Bu Kuveyt’in Kuveytliler’in olduğu gerçeğini değiştirmez. Bununla birlikte Büyük Musevi Devleti Türk Hazar İmparatorluğu’nun Dünya Musevileri tarafından eğitim müfredatının dışına itilmesi ne kadar adil? Bununla birlikteyle birlikte; Türkiye’de eğitim sürecinde Hazar İmparatorluğu’na fazla değinilmemesi ne kadar sağlıklı?

 

ABD kürtajı tartışıyor. Özellikle de son birkaç aydır. Amerika’da ne zaman medyatik hipnotizasyon yapılacak olsa ortaya kürtaj konusu atılır. Amerika’da bazı eyaletler yasaklamış. Sanki Amerika’da yasak olunca insanlar farklı ülkelere gidemeyeceklermiş gibi.

Konu tabii ki hassas. O sebeple kişinin beyan etmeden evvel kesin yargılara varmış olması gerekir. Ben doktor teşhisine odaklı olarak kürtajın olurluğunda kanaat getirdim. Embriyonun gelişiminde beklenmedik bazı sinyaller mi alındı? Çocuğun doğması annenin ölümü anlamına mı gelecek? Eğer böyle bir durum söz konusu ise annenin hayatının korunması esas olmalıdır.

ABD deyince inşai olarak aklıma ilk gelenler: Hoover Barajı, Empire State Binası, Golden Gate Köprüsü

 

-Lütfen fırsat bulursanız James Bond sinema serisinin “From Russia with Love” -Rusya’dan sevgilerle- başlıklı filminde İstanbul’un sokaklarına, o zamanın İstanbullu ahalisinin nasıl olduğuna bakınız. 1963 yapımı olan filmden sonra 2006’da “Casino Royale” isimli çalışmada ise İstanbul sokaklarını, insanlarının aradan geçen zamana rağmen 200 yıl geriye gitmiş olduğunu görün.

 

-Bundan yaklaşık 4 yıl önce Almanca dili için YDS sınavına girdim. Sorunsuz bir biçimde sınav salonumu, yerimi buldum; oturdum ve sınavı beklemeye başladım. Kafamda bir şapka vardı. Polis aramasında kontrol edilmişti. Sınav görevlisi yanıma gelip şapkamı çıkarmam gerektiğini söyledi. Alındığım bu değildi. Alındığım; yan sırada kapkara çarşafıyla biri oturmaktaydı. Aynı sınava girmek için. Şapkanın içerdiği risk unsuru bu tüm vücudu kaplamış kara çarşaf için uygulanamıyordu. Kesinlikle tartışmaya girmedim.

Ve ancak bu anı unutabileceğimi sanmıyorum. Kimlik kartında kafanın belli bir kısmını örtücü aksesuvar kullanılamaz. Yani aslında kimlikte baş örtüsü kimlikte güneş gözlüğü gibi bir durum.

Baş örtüsü dini temsil ediyorsa, onu taşıyanlar ne hadle dini temsile kalkıyor?

Ülkemizin kuruluşu sürecinde ortaya çıkan Kıyafet Kanunu bunun ile ilgili bir mevzuat ortaya koyar. Asli hedef devlet yapısının azı ile çoğu ile her inanca eşit mesafede olmasıdır. Buna göre asker olmayan asker üniforması ile sokaklarda gezemez. Polis olmayan polis üniforması ile sokaklarda gezemez. İmam olmayan imam cüppesi ile sokaklarda gezemez. İlahiyat mensubu olmayan öyleymiş gibi dini temsil taşıyan giyimi kuşanamaz.

Bazı yerlerin adabı vardır. Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’na saç sakal çıkmak sığlıktan başka bir şey değil. O kurulda sakalda garip kaçar, mini etekte garip kaçar. Oranın sahip olduğu bir yüce anlam ile tarih vardır.

Meclis’in berberi var. Olsunlar her gün traşlarını da adama dönsünler diye.

Halen inat ediyor: “İnancım!” diyor “Kimse müdahale edemez!” diyor ve kamuya açık alanda dini içerikli giyimi teşhir ediyor. Peki o zaman C kişi “Ben’de Hz Adem ve Hz Havva’ya duyduğum saygıdan ötürü, inancım dolayısıyla sokağa önümde sadece bir üzüm yaprağı ile çıkıyorum!” dese ne olacak?

 

Kendimi hedef haline getirebilecek ve daha da önemlisi insanların kalbini kıracak birşeyler söylemiş olmayı istemem.

Bunlar oldukça hassas konular.

Ve fakat inancım İslam’ın bir gericilik sebebi gibi gösterilmeye çalışılması beni üzüyor. Neden Dünya’nın en çağdaş ülkeleri İslam olmasınlar ki?

Kadınların daha bu yıl araba kullanma hakkına kavuşması, daha ergenliğe bile girmemiş kız çocuklarının kafalarının kapanması, topluma açık yasal linç… Bunlar bizi ancak ve sadece geriye taşıyor.

Konu Şeriat ise; Şeriat bir devlet rejimi ya da siyasi bir doktrin değildir. Şeriat, Yaradan ile kul arasındaki kontrattır. Şeriat olması için devletlerin bir araya gelip imza atması gibi uygulamalar gerekmez. Şeriat bir belgeye ihtiyaç duymaz.

Konu Ümmet ise; Ümmet farklı kavimler ve milletlerin beraberliği olarak tanımlanmıştır. Bu durumda Ümmetçi olmak için milliyetçi olmak gerekmektedir. Ümmet var mı? Yahu kendine sor: Pakistan-Hindistan anlaşmazlığında gönlün kimden yanaydı? Pakistan tabii ki. Bize Kurtuluş Savaşı’mızda destek veren din kardeşlerimiz. Pak insanlar diyarı Pakistan. Bunun sebebi Ümmet’tir.

Bu konularda hislerim her ne kadar artık pek değişmese de bunların her anlatımı zordur. Şu anda yanaklarım terliyor ve kulaklarımın içi yanıyor.

 

-Beyaz Saray aradan geçen bunca zamana rağmen niye hiç genişletilmiyor?

 

-Amerika sanki küstü! “200 sene boyunca uğraştık. Demokrasi olsun, bağımsızlık olsun, refah olsun, barış olsun diye debelenip durduk. Ve ancak bir işe yaramıyor. Geldiği nokta bu işte! Ben artık bir şey yapmıyorum!”

Sanki bu biçimde tavır koyuyor ABD. Şu anda Dünya’da Ay’a ayak basmış ve yaşayan bir tek kişi bile bulunmamaktadır.

 

-“Abicim bu kırma/melez hayvan işinde çok para var.”

‘Diyorsun? Anlat bakayım; nasıl mesela?’

“Abi bir kere cins atların çiftleşmesi milyon Dolarlık olay. Yine hakeza farklı cinsten köpeklerin kırmaları için yine acayip acayip paralar ödeniyor.”

‘Biz hangi hayvanı melez yapacağız?’

“Biz böceklere odaklanacağız abi.”

‘Böcekler mi?’

“Şimdi abi yani tarantula ile eşek arısını çiftleştirebilirsek ortaya çıkacak mahlukatı hayal edebiliyor musun?”

‘Para getirecek mi bu iş bize?’

“Doğaya katkı sağlayacak ve hatta kiri temizleyecek canlılar yapabilirsek kazanırız diye ümit ediyorum abi.”

‘İyi. Şimdi ne kadar lazım sana?’

 

Bugün  22 Temmuz 2022   Cuma   22:49          İstanbul        Bahadır Gezer

2022 © www.bahadirgezer.blog Bahadir Gezer Tüm Hakları Saklıdır.